MUKADDES YOLCULUK ve HİKMETLERİ


Açıklama: Mirac hakkında açıklayıcı bilgiler içeren ve kaynakları belirten güzel bir yazı..
Kategori: Dini Bilgiler
Eklenme Tarihi: 15 Mayys 2015
Geçerli Tarih: 23 Haziran 2024, 13:22
Site: Nakşibendi Tarikatı - Öz değerleriyle birlikte.
URL: http://www.naksibenditarikati.com/detay.asp?icerikID=325


Allah Teâlâ, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

 ‘’Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescidi Haram'dan (Mekke'den), kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür.’’[1]

 

Sözlükte isrâ, "gece yürüyüşü" demektir. Mi'rac da kelime olarak "yükseğe çıkmak, merdiven, asansör" gibi manalara gelir. İsrâ, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)'in bir gece Mescid-i Harâm'dan alınıp Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi olayıdır. Mi'rac ise Mescid-i Aksâ'dan göklere ve yüce makamlara çıkartılması hadisesidir. Mi'rac deyince isrâ da içine girer.

 

Mi'racın Zamanı: Mi'rac, hicretten bir buçuk sene önce Receb ayının 27. gecesi meydana gelmiştir.

 

İsrâ ve mi'rac, aynı gecede olmuştur. Çok kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Yüce Allah zaman içinde zaman yaratmıştır. Buna bast-ı zaman denir.

 

Mescid-i Haram: Kâbe’yi çevreleyen ve Harem-i şerif denen mesciddir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mâbeddir. Onu ilk olarak meleklerle Hz. Âdem (a.s) inşa etmiştir. Daha sonra aynı temeller üzerine Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s) yeniden yapmışlardır.

 

Mescid-i Harâm'ın içindeki Kâbe, Müslümanların kıblesidir. Yeryüzündeki en kutsal yerdir. Kâbe’nin birçok ismi vardır. El-Beyt ve Beytü'l-Atîk isimleri meşhurdur.

 

Mescid-i Aksa. Kudüs'teki Beytü'l-Makdis'tir. Kâbe’den sonra yeryüzünde yapılan ikinci mabettir. Hz. Davud (a.s) ve Hz. Süleyman (a.s) tarafından yapılmıştır. Müslümanların ilk kıblesidir. Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî'den sonra kutsal mâbedlerin üçüncüsüdür. Aksa denilmesi, o günkü şartlarda Kâbe’ye en uzakta bulunan mâbed olmasındandır. Bir de onun ötesinde başka bir mescidin bulunmayışındandır.

 

Mescid-i Aksa, peygamberlerin toplandığı, ilâhî vahiylerin indiği mübarek bir yer olduğu için, Mi'rac'ta Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) de oraya uğramış oraları, ziyaret etmiş ve ibadetle şereflendirmiştir.

 

Beytü'l-Ma'mûr, yedinci kat gökteki melekler tarafından tavaf edilen mâbeddir. Kâbe’nin tam hizasında bulunur.[2]

 

Mi’rac Olayı

 

Mi’rac hadisesi, bir dizi sıkıntılı ve üzücü olaydan sonra meydana gelmiştir.

 

Çöl havası, bütün harareti ile ortalığı kavururken Rasul-ü Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) içini, Hz. Hatice’den (r.anha) ayrılmanın üzüntüsü sarmıştı. Her halinden üzüntüsü belli oluyordu. Mekke müşriklerinin üç yıldır Rasulullah’a, akrabalarına ve müslümanlara uyguladıkları o uğursuz boykot henüz bitmişti. Boykot süresince bütün malvarlığını müminlere dağıtan, her zaman Rasulullah’ı teselli eden, teslimiyet ve fedakârlık abidesi, müminlerin annesi, Hz. Hatice (r.anha) vefat etmişti.

 

Müslümanlar, daha boykottan kurtulmanın sevincini hissedemeden bu vefat haberi ile sarsılmışlardı. Rasul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) bağrına taş basarak annemizin kabrine indi ve İslam’a ilk önce girme şerefine nail olmuş yirmi beş yıllık hayat arkadaşının mübarek bedenini kendi elleriyle toprağa verdi.

    

Hz. Hatice validemizin ayrılığı üzerinden çok geçmemişti ki, bir gün Hz. Ali (r.a.) Rasul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) yanına çıkageldi. Hasta yatağında ızdırap çekmekte olan yaşlı babası Ebu Talib’in yanından geliyordu. Verdiği haber çok acıydı. Efendimizin amcası Ebu Talib de vefat etmişti. Bu haberle, Efendimizin gönlü bir kat daha yaralandı ve mübarek gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı. “Şu ümmet üzerinde, bugünlerde toplanan iki musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

           

Rasulullah’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) amcası Ebu Talib, iman etmemişti ama ölünceye kadar Efendimizin kolu-kanadı, müşriklere karşı savunucusu olmuştu. Bu haber, Efendimizin günlerce evinden dışarı çıkmamasına sebep oldu.

 

Bir süre sonra Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bütün üzüntüsünü içine gömerek, çevre kabilelere İslam’ı anlatmaya çıktı. Bütün olumsuzluklara rağmen tebliğe devam etti. Yapılan hakaretler, iftira ve eziyetler, O’nu yolundan çevirmiyordu. Arada bir imana gelen kişiler, gönlüne su serpiyordu.

 

Gerçek sevgili olan Rabbu’l-Âlemin, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini (sallallâhü aleyhi ve sellem) en güzel şekilde teselli edecek, O’nun gönlünü üzüntü içinde bırakmayacaktı.[3]

 

Allah Resûlü (sallallâhü aleyhi ve sellem) işte bu ve buna benzer sıkıntılı hadiselerle yüz yüze ve zahiren yapayalnız kalmış durumdayken mi’rac hadisesi meydana gelmiştir. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) hicretten bir buçuk yıl kadar önce Receb ayının 27. gecesi, Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla Mekke’den alınmış, oradan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya getirilmiştir.

 

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) burada birçok peygamberle görüşmüş ve onlara imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. İşte Resûlullah’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) Mekke’den alınıp Kudüs’e getirilmesine, Kur’an’ın tabiriyle gece yürüyüşü anlamına gelen “İsr┠adı verilmektedir. Aslında Resûlullah’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) gerçek yolculuğu bundan sonra başlamıştır. İşte “mi’rac”, adını bu yolculuktan alır.

 

Mi’rac Hadisesinden Bir Kesit

 

Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaşamış olduğu mi’rac hadisesi, mütevâtir derecesine ulaşmış bir hadistir. Pek çok hadis kitabında Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) mi’racı anlatılmıştır. Biz de burada, mi’racın anlatıldığı hadislere kısaca değinmek istiyoruz:

 

Değişik rivayetlerden elde ettiğimiz bilgilere göre, Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) mi’rac hadisesini farklı zamanlarda sahabelerine şöyle anlatmıştır:

 

Bir ara ben Beyt’in (Kâbe’nin) yanında, uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrâil (a.s.) içi iman ve hikmet dolu altın bir kap getirdi. Göğsüm başlangıcından karın yumuşağına kadar yarıldı. Sonra Cebrâil (a.s.) içini zemzem suyu ile yıkayıp içine iman ve hikmet doldurdu. Sonra, merkeple katır arası; beyaz bir binek hayvanı (Burak) yanıma getirildi. Burak’a bindim, öyle hızlı ilerliyordu ki, adımını gözünün alabildiği en son noktaya atabiliyordu.

 

İlerlerken yolun kenarında yaşlı bir koca karıya rastladım. Ey Cibrîl, bu nedir, dedim. Cibrîl (a.s.),

-   Yürü yâ Muhammed, dedi. Allah’ın dilediği miktarda yolumuza devam ettik. Sonra bir de baktım ki, yolun bir köşesinde uzakta biri beni çağırıyor: “Gel yâ Muhammed”, diyor. Cibrîl (a.s.) dedi ki:

-   Yürü yâ Muhammed! Allah’ın dilediği miktarda yolumuza devam ettik. Sonra büyük bir kalabalığa rastladık:

-   Selâm olsun sana ey evvel, selâm olsun sana ey ahîr, selâm olsun sana ey haşir, dediler. Cibrîl (a.s.) bana dedi ki:

-   Ya Muhammed! Onların selâmını iade et.

-   Ben de onların selâmına karşılık verdim. Sonra Cibrîl-i Emin (a.s.) bunları şöyle açıkladı:

-  Yolun kenarında gördüğün yaşlı kadına gelince; o dünyadır. Dünyanın ömrü o yaşlı kadının ömründen daha fazla kalmamıştır. Kendisine dönmeni isteyene gelince, o Allah düşmanı İblîs’tir. Senin kendisine meyletmeni istedi. Sana selâm verenlere gelince; bunlar İbrahim, Musa ve İsa’dır [aleyhimü’s-salât][4]

 

Hızla ilerledik. Hurmalık bir yere vardığımızda Cebrâil (a.s.) bana,

-   İn ve iki rekât namaz kıl, dedi. Ben de inip kıldım. Sonra Burak’a binip ilerledik. Cebrâil (a.s.),

-   Nerede namaz kıldığını biliyor musun? dedi. Ben,

-   Hayır, dedim. O,

-   Yesrib’de, Taybe’de (Medine’de) namaz kıldın, dedi. Burak üzerinde hızla giderken yine,

-   İn, namaz kıl, dedi. Ben de inip kıldım. Sonra tekrar binip ilerlemeye başladık. O

- Nerede namaz kıldığını biliyor musun? dedi. Ben,

-   Bilmiyorum, dedim. O,

-   Musa’nın ilâhî tecelliye mazhar olduğu ağacın yanında namaz kıldın, dedi. Burak ayağını gözünün iliştiği en son noktaya kadar atıyordu. Sonra evler, köşkler gözükmeye başladı. Cebrâil (a.s.),

-   İn, namaz kıl, dedi. Ben de inip namaz kıldım. Sonra Burak’a binip ilerledik. O bana,

-   Nerede namaz kıldığını biliyor musun, dedi. Ben de,

-   Hayır, dedim. O,

-   İsa’nın doğduğu yer olan Beytü’l-lahm’de, dedi. Sonra şehre (Kudüs’e) sağ kapısından girdik. Mescidin (Mescid-i Aksâ) kıble tarafına geçtik. Girdiğimiz kapının üzerinde güneş ve ay resimleri vardı. Mescid’de Allah’ın nasip ettiği kadar namaz kıldım. Sonra beni şiddetli bir susuzluk sardı ve bana iki kadeh sunuldu. Birinde süt, diğerinde bal vardı. Ben, Allah’ın bana olan hidayeti sayesinde içinde süt olan kadehi tercih edip içtim. Önümde yaşlı bir adam oturmakta idi. Cibrîl’e (a.s.) hitaben,

-   Arkadaşın gerçekten fıtratı seçti, dedi.[5]

 

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, Birinci kat semada; Hz. Âdem a.s. ile ikinci kat semada; Hz. İsa ve Hz. Yahya a.s. ile üçüncü kat semada; Yusuf a.s. ile dördüncü kat semada; Hz. İdris a.s. ile beşinci kat semada; Hz. Harun a.s. ile altıncı kat semada; Musa a.s. ile yedinci kat semada ise; Hz. İbrahim a.s. ile karşılaşmıştır.

 

Sonra bana beytü’l-ma’mûr gösterildi. Cibrîl’e (a.s.) bunun ne olduğunu sordum. O da,

 

-   Bu, beytülma’mûrdur. Burada her gün 70.000 melek namaz kılar. Melekler namazlarını kılıp buradan çıkınca bir daha oraya dönemezler (onlara sıra gelmez), dedi.

 

Sonra bana sidretü’l-müntehâ gösterildi. Bir de gördüm ki sidr ağacının yemişleri Hacer (kasabası) çömlekleri büyüklüğünde! Yaprakları da fillerin kulakları gibi… Bu ağacın kökünden dört nehir çıkıyordu. İki nehir içeri, iki nehir de dışarı doğru akıyordu. Cibrîl’e (a.s.),

 

-   Bu dört nehir nedir, diye sordum. Cibrîl (a.s.),

 

-   İkisi cennete doğru akar. Dışa doğru olanlar da Nil ile Fırat nehirleridir, dedi.

 

Daha sonra cennete götürüldüm. Orada, içinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardı. Ardından cehennem gösterildi. Orada Allah’ın gazabı ve intikamı vardı. Eğer oraya taşlar veya demirler atılsaydı, cehennem onu hemen yiyiverecekti. Sonra tekrar sidretü’l-müntehâya götürüldüm. Onu anlatmaktan, tarif etmekten akıl ve dil aciz kalır.

 

Sidretü’l-müntehâya gelindiğinde Cebraîl (a.s.) durdu ve Resûlullah’a (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Muhammed! Sen devam et. Zira ben bundan ötesine geçemem. Burada öteye geçilmesine senden başka kimseye izin verilmemiştir, dedi. Resûl-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem), Refref denilen bir vasıta ile Allah’ın dilediği yere geldi. Bir rivayette, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular:

 

“Sidreden sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arşın altına geldiğimde, arşın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabbim’in şu sesini işittim:

 

-   Ey yaratılmışların en hayırlısı, yaklaş! Ey Ahmed, yaklaş! Ey Muhammed, yaklaş diye…

 

Rabbimin beni, buyurduğu gibi, “İki yay arası hatta daha yakın” bir şekilde yaklaştırdı. [6]

 

Sidretü’l-müntehâda geçen olaylar Necm suresinin ilk ayetlerinde şöyle anlatılmaktadır:

 

“Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Andolsun (Muhammed) onu (Cebrâil’i), sidretü’l-müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. Cennetü’l-me’vâ da onun yanındadır. Sidreyi kaplayan kaplamıştı. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, o, Rabb’inin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü”[7]

 

Sonra Cebrâil (a.s.) Peygamber Efendimiz’e (sallallâhü aleyhi ve sellem), Rabb’ine selâm vermesini işaret etti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

 

“En güzel övgüler, selâmlar, ibadet ve taatler Allah’a mahsustur. O’na layıktır.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Peygamberine şöyle karşılıkta bulundu:

 

 

“Selâm sana olsun ey Nebî! Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.” (Namaz müminin mi’racı olduğu için, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) mi’racda bu duayı okuması gibi müminler de namazlarında bu duayı okumalıdırlar.)

 

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu selâmdan, rahmet ve bereketten ümmetin de nasiplenmesini istedi ve

 

 

“Selâm (Allah’ın rahmeti, esenliği ve bereketi) bize ve Allah’ın salih kullarına olsun.” buyurdu. Bunu gören Cebrâil (a.s.) ve semâvattaki bütün melekler şöyle karşılık verdiler:

 

 

 “Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve ben yine şahitlik ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve peygamberidir.”[8]

 

Sonra bana elli vakit namaz farz kılındı. Ben dönüp Hz. Musa’ya (a.s.) uğradığımda bana,

-   Ey Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ sana neler emretti, diye sordu.

-   Elli vakit namaz farz kılındı, diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.),

-  Ben İsrâiloğulları’nı çok defa tecrübe ettim. Ben insanların halini çok iyi bilirim. Benim ümmetim bundan çok daha az şeyleri yapamadılar. Senin ümmetin de buna güç yetiremez. Rabbine dön ve O’ndan bu miktarı hafifletmesini iste, dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) geri döndü. İlâhî huzura çıkıp secdeye kapandı, yalvardı. Allah Teâlâ namazların vakitlerini kırka indirdi.

 

Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) geri döndüğünde Hz. Musa (a.s.) Rabb’inin nasıl bir ikramda bulunduğunu sordu. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) namaz vakitlerinin kırk vakte indirildiğini söyleyince, Musa (a.s.),

 

-   Git ve Allah Teâlâ’dan bunun hafifletilmesini iste; çünkü ümmetin buna güç yetiremez, dedi.

 

Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) tekrar ilâhî huzura çıktı, secdeye kapandı ve Rabb’inden bunun hafifletilmesini istedi. Allah Teâlâ da namaz vakitlerini otuza indirdi. Nebî (sallallâhü aleyhi ve sellem), Hz. Musa’nın (a.s.) yanına uğradığında o yine bunun ümmetine ağır geleceğini ve Rabb’inden hafifletilmesini istemesi gerektiğini söyledi. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem), Hz. Musa’nın (a.s.) tavsiyesiyle Allah Azze ve Celle’nin huzuruna gidip geldi. Allah Teâlâ namaz vakitlerini beşe kadar indirmişti. Musa (a.s.), yine Peygamber Efendimiz’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) bunun ümmete ağır geleceğini ve Rabbinden hafifletilmesini istemesini söyleyince Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Rabbim’den bu hususta çok istekte bulundum ve artık O’ndan utanır oldum, dedi. Sonra şöyle nida edildi: “Ben farzlarımı tamamladım. Kullarıma hafiflik gösterdim. Beş vakit namazı on misliyle kabul edeceğim.”[9]

 

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), İsrâ ve mi’rac mucizesiyle, dünya üzerindeki yolculuğundan semâlara doğru bir yolculuğa, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği, Allah’ın kendisine ve ümmetine birçok hediye verdiği bir yükseliş gerçekleştirmiştir. Cennet nimetlerini ve cehennem azabını müşahede etmiştir. Aslında, en önemlisi mi’rac, sevgilinin sevgiliye kavuştuğu gecedir… Kur’an’ın da anlatımıyla, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’ya iki yay arası hatta daha da yakın olmuş ve görmüştür.

 

Mi’raçtan Bazı Manzaralar

 

Namaz Kılmayanlar

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir grup insan gösterildi. Başları büyükçe bir taşla eziliyordu. Ezilen başlar tekrar eski haline dönüyor, azap yeniden başlıyor ve bu iş hiç ara verilmeden devam ediyordu. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu. Cebrâil (a.s.),

 

-   Onlar (namaza engel hiçbir özürleri yokken, bilerek) farz namazlarını kılmayan, namazdan kaçan kimselerdir, dedi.

 

Zekât Vermeyenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Üzerlerinde sadece ön ve arkalarını (avret yerlerini) kapatan bir bez parçası bulunuyordu. Bunlar, tıpkı hayvanların otlaması gibi dikenleri, zakkumu, cehennemin çakılları ve kızgın taşlarını yiyorlardı.

 

-     Ey Cebrâil, bunlar da kim, diye sordum. O da,

 

-   Bunlar mallarının zekâtlarını vermeyenlerdir. Allah onlara zulmetmiyor. Çünkü O, kullarına asla zulmetmez, dedi.

 

Zina Edenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Önlerindeki bir tencerede güzelce kızarmış tertemiz etler vardı. Öbür yanlarında da kirli bir kazan içinde pişmemiş, kokuşmuş etler bulunuyordu. Onlar, güzel etleri bırakıp kokuşmuş etleri yiyorlardı. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil (a.s.),

 

-   Onlar senin ümmetinden temiz ve helâl hanımını bırakıp pis ve kötü kadınlara giden erkeklerle, temiz ve helâl kocasını bırakıp pis ve kötü erkeklerin yanına giden ve onlarla geceleyen kadınlardır, dedi.

 

Taşıyamayacağı Emaneti Yüklenenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir adam gösterildi. Bu adam büyük bir odun yığını biriktirmişti. Taşımaya gücü yetmiyordu. O ise hâlâ üzerine başka odunlar yığıyordu. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-     Ey Cebrâil, bu kimdir, diye sordu, Cebrâil (a.s.),

 

-   Bu adam senin ümmetinden insanların emanetlerini yüklenen bir kimsedir. O, aldığı emanetleri taşıyamazken tutar daha fazlasını almaya çalışır, dedi.

 

Fitneye Düşüren Hatipler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Demir makaslarla dilleri ve dudakları kesiliyordu. Kesilen yer eski haline dönüyor, aynı azap sürekli tekrar ediyordu. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Onlar, sözleriyle insanları fitneye düşüren hatiplerdir, dedi.

 

Sözlerine Dikkat Etmeyenler

 

Sonra Cebrâil [a.s.], Resûlullah’ı (sallallâhü aleyhi ve sellem) küçük bir taşın yanına getirdi. Bu taşın içinden büyük bir öküz çıkıyor ve daha sonra çıktığı yere dönmek istiyor ancak başaramıyordu. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Cebrâil, bu neyin nesi, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Bu, bir söz söyleyen ancak daha sonra söylediğine pişman olan ve sözünü geri alamayan kişinin misalidir, dedi.

 

Faiz Yiyenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Karınları evler gibi büyüktü. İçlerinde yılanlar vardı, dışarıdan görünüyordu. Ayağa kalkmak istediklerinde yüz üstü yere kapaklanıyorlardı. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Onlar faiz yiyenlerdir, dedi.

 

Yetim Malı Yiyenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Dudakları deve dudağı gibi iriydi. Ağızlarını açmışlardı ve ağızlarına cehennemde kızdırılmış bir taş atılıyordu. Feryat ederek bağırıyorlardı. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Onlar, haksız yere yetimlerin mallarını yiyenlerdir, dedi.

 

Çocuklarını Öldüren Kadınlar

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir grup kadın gösterildi. Kadınlar, göğüslerinden ve ayaklarından asılmışlardı. Feryat ederek Allah’a yalvarıyorlardı. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-   Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Onlar, zina eden ve karınlarındaki çocukları öldüren kadınlardır, dedi.

 

Gıybet Edenler

 

Allah Resûlü’ne (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir grup insan gösterildi. Vücutlarının yanan kısmındaki etlerden kesilip ağızlarına konuyor ve kendilerine, ‘Kardeşinin etini yediğin gibi haydi bunu da ye’, deniyordu. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem),

 

-    Ey Cebrâil, bunlar kimlerdir, diye sordu, Cebrâil [a.s.],

 

-   Onlar, ümmetin içinde insanları arkadan çekiştiren ve alay edenlerdir, dedi. [10]