Nakşibendi Tarikatı - Öz değerleriyle birlikte.
ANASAYFA SİTEDE ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE SORU SORUN? İLETİŞİM

GALERİ

ANKET

Yeni web sitemizi nasıl buldunuz?





Tüm Anketler

SİTEDE ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZE ZİYARETLER!

 
Bugün Tekil1233 
Bugün Çoğul1582 
Toplam Tekil 5683909 
Toplam Çoğul8758589 
Ip 5.2.81.1

REKLAM

 

HİMNET

İfrat ve Tefrit Genel Hatlarıyla

İfrat ve Tefrit Genel Hatlarıyla

Tarih 23 Mart 2013, 16:15 Editör

Dinimizde önemli bir konu olan ifrat ve tefrit hakkında güzel bir yazı..


İnsanın yaradılışı sorumluluk esası üzerine kuruludur. Alemde sorumluluk yüklenme bilincine sahip olan tek varlık insandır.

İslâm alimleri, Kur’an-ı Mübin de:“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”  [222]ayet-i kerimesinde söz konusu edilen emanetin, en genel anlamda “sorumluluk” olduğunu belirtirler.

Ancak insanın sorumluluğu, kendini bütün varlıklardan azade görerek yalnızca Rabbi’ne boyun bükmekten ibaret değildir. Bilakis, insanın Rabbi’ne karşı sorumluluğu, O’nun yarattıklarına karşı sorumluluğu da ihtiva eder.

Hatta diyebiliriz ki, yeryüzünde tüm insanlara, hayvanlara, tabiata yani bütün varlıklara karşı işlenen cürümlerin temel sebebi; insanoğlunun Yaratıcısına karşı sorumluluğunun idrakinde olmamasıdır.

Şunu bilmemiz gerekiyor: Bütün yerler, gökler ve içindekiler, Rabbimiz’in lütfu olarak insanoğlunun hizmetine, faydalanmasına verilmiştir. Onun ihtiyaçları için feda edilmiştir. İnsan herşeyi ile hazır bir aleme getirilmiş ve kendisine üstün kabiliyetler, geniş yetkiler verilmiştir. Bütün bunların sonucunda da kendisinden iki büyük vazife beklenmektedir.

Bu vazifelerin birincisi, kainattaki bunca rahmeti görüp, hikmeti anlayıp, sahibini tanımak, ona teslim ve emirlerine tabi olmaktır.

Cenab-ı Hakk’ın bütün kainata Rahman ve Rezzak sıfatlarının tecellilerini görüp, O’nun güzelliğine hayran olmamak mümkün değildir. Binlerce varlık vasıta edilerek ulaştırılan bunca ikram ve iyiliğe karşı nankörce davranmak, kendisine ihsan ve iyilik edildiği gibi, kendisi de ihsan ve iyilikte bulunmamak, müminin ahlâkı olamaz.

Bütün iş ve davranışlarımızda orta yolu tutmak fazilet sayılır. Fazilet dediğimiz güzel huylarda aşırılık (ifrat); bunlardan yoksunluk (tefrit) ise rezilet sayılmıştır.

Fazilet sahibi insanlar arasında daima anlaşma, ülfet ve âhenk görülür. Rezilet sahipleri arasında ise hep fitne ve fesat çıkar.

Bütün faziletler güzel iş ve davranışlardan ibarettir. Bu sebeple İslâm getirdiği prensiplerle Müslümanları faziletli insanlar yapmaya çalışmış böylece onlardan insanlığa örnek ve önder bir topluluk vücûda getirmek istemiştir.

İslâm nizamı, insanın hiç bir duygu ve eğilimini yok etmek istememekte; ancak hayatın bütünüyle ölçülü olmasını, ifrat ve tefritten kaçınılması gerektiğini bildirmektedir. Bu sebeple "itidâl" (ölçü sahibi olmak) son derece önem!i kabul edilmiştir.

İslâm cömertliği büyük bir fazilet olarak görür. Fakat cömertliğin, daha doğrusu başkalarına vermenin ve harcamanın fazilet olabilmesi için harcamalardâ itidâle uymak şarttır. Aksi takdirde bu bir fazilet olmaktân çıkar. Hatta sorumluluk gerektiren bir rezilet olur. Bunun için harcamalar da orta yol tutulur. Yani ne aşırı bir şekilde, yerli yersiz harcama yapılır. Bu da israf'tır. Ne de aşırı mal sevgisi ile onu harcamaktan çekinilir. Bu da cimriliktir. Aksine bu iki durumdan da kaçınarak malın İslâm'ın emrettiği şekilde harcanmasına "cömertlik" denilmiş ve bu harcamada itidâl olduğu için fazilet sayılmıştır.

Maalesef günümüz dünyasının çarpıklığının temelinde itidal değerlerden sapmaların sonucu olarak  yozlaşma yatıyor.

Bu yozlaşma, kalbimizin meylettiği “güzel” olan orta yol anlayışına mesafeli durmamızın ürünüdür.

İnsan itidale meyilli yaratılmıştır. İtidalli davranış; meşrep ve nesep ayrımları önemli olmaksızın güzeldir.

İtidali insanın fıtratının meylettiği ve tüm insanlığın istisnasız güzel saydığı her şeyde aramak mümkündür.

Müslümanlar dengede yani “vasat”, yani “orta yol”da bir topluluktur. Zira Mukaddes Kitabımız bizi böyle tarif ediyor.

İtidal İslâm'ın temel düsturu ve İslâm itidalin dinidir. Çünkü fıtrat dinidir.

İfrat ve tefrit itidalden ayrılanların yoludur.  Onun içindir ki,İslâm denge, denge de İslâm'dır.

 

İFRAT-TEFRİT VE İTİDAL DAVRANIŞLAR

İfrat bir şeyin haddini aşmak,tefrit ise bir şeyin hakkını vermemek ,ihmal etmek,geri kalmak,noksan yapmak.

Bir başka ifadeyle ifrat, normal ölçülerden ileriye gitmek;tefrit ise normal ölçülerin gerisinde kalmaktır. Güç ve enerjiyi yerli yerinde kullanmak ve haddi aşmamak şeklinde tanımlanan itidal ise; ölçülü ve dengeli olmak, vasatta yani orta yolda bulunmak, istikamet çizgisinde olmak demektir.

İfrat ve tefrit, aşırılık ve hamiyetsizlik makbul olmayan, dinimizin nazarında hoş karşılanmayan davranış biçimleridir. Makul olan itidal üzere orta yollu hareket etmektir.

“Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Ve aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez”.[223]

Ey Mü’minler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri bırakarak ve zühd için bunlardan uzaklaşa­rak, "bunları kendimize haram kıldık" deyip bu leziz nimetlerden kendinizi mahrum etmeyiniz, Taberi, İkrime'nin şöyle dediğini rivayet eder: Peygam­ber (s.a.v)'in Ashabından bazı kimseler kendilerini iğdiş ettirmek, et yeme­ği ve kadınlarla münasebeti terk etmek istediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.[224] Helal olanı harama gitmek suretiyle, Allah'ın sizin için helal kıldığı sınırlan geçmeyin. Çünkü Allah sınırı geçenlere buğzeder. İslam, insanları ifrat ve tefritten uzak ve dengeli olmaya çağırır.[225]

“Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki…”[226]

Âyette geçen ve "Orta yolu tutan" diye tercüme edilen "Vasat" kelimesi hakkında Taberi şöyle diyor: "Buradaki "Orta yol"dan maksat, iki uç tarafın or­tası demektir. Müslümanlar dinlerinde orta yolu tutmuşlardır. Onlar ne Hıristi­yanlar gibi ruhbanlıkta aşın gitmişler ve Hz. İsa hakkında, Hanlık derecesine çı­karacak sözler söylemişler ne de Yahudiler gibi Allah Teala’nın kitabım değişti­rerek kendilerine gönderilen Peygamberleri Öldürerek ve rablerini yalancı çıka­rarak isyana düşmüşlerdir. Bilakis Müslümanlar, itidali muhafaza etmişler, ifrat ve tefritten kaçınmışlardır.

Ebu Said el-Hudri, Resulullah’ın, âyette zikredilen "Sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık." ifadesini, "Biz sizi, adaletli bir ümmet kıldık." [227] şeklinde izah ettiğini rivayet etmiştir. [228]

İnsanın fiillerinde zuhur eden irat-tefrit ve itidalli halleri şöyle anlatabiliriz:

Akıl kuvvetinin ifratı" cerbeze" (şeytânı düşünce); tefriti budalalık; itidâli ise hikmet (iyi, güzel, isabetli ve faydalı düşünce)'dir. Gazab kuvvetinin ifratı tehevvür (asın kızgınlık); tefriti korkaklık; itidali ise şecaat (cesaret)tir. Şehvet kuvvetinin ifratı fücûr; tefriti cinse karşı soğukluk, itidâli ise iffet'tir. Hikmet, şecâat ve iffet'in bulunduğu yerde de adâlet'in bulunması tabiidir. İşte bu ruh kuvvetlerinin itidâl durumu (hikmet, şecaat, iffet ve adâlet) faziletleri; ifrat ve tefrit hâli ise reziletleri ortaya çıkarır. Dolayısıyla güzel ahlâkın kaynağı bu dört fazilet, kötü ahlâkın kaynağı da bu faziletlerin ifrat ve tefriti olan reziletlerdir. Bir Müslüman’ın en önemli ahlâkı görevi de ruhunu bu faziletlerle süslemekten ibarettir.

  Tevâzu da bir fazilettir. Tevâzu alçak gönüllü olmak demektir. Tevâzuda aşırıya gitmek insanı zillete, aşağılığa sürükler. Tevâzu'dan uzaklaşmak ise insanı kibirli olmaya, benliğimizin bu kötü huy tarafından sarılmasına sebep olur. Şu halde Müslüman kişi davranışlarında itidâl (orta yol) fazilet ve güzel huyların, ifrat ve tefrit (aşırılık veya bir şeyin yokluğu) ise rezilet ve kötü huyların çıkmasına sebep olmaktadır.

Allah’u Teala insanı yarattıktan sonra ona gazabı ve şehveti verdi. Gazab ve şehvetin orta hali yani itidali olduğu gibi, ifrat ve tefriti de vardır. Allah’u Teala itidali emretti. Şehvetin ifratı yani haram tarafı hırs, oburluk, yüzsüzlük, riyadır... Tefriti ise cimrilik, yaltaklanma, hasettir... Ortası, yani itidali cömertlik, haya, sabır, zarafet, kanaattir. Haram olanlar helale tebdil etmedikçe tevbelerimiz kabul olmaz.

Gazap da böyledir. İfratı böbürlenme, kızma, sövme, kibir, husumet, kindir. Tefriti alçaklık, hamiyetsizlik, sabırsızlıktır. Ortası ise kerem, cesaret, tahammül, vakar ve merhamet sahibi olmaktır.

İmam Gazali(r.aleyh)’de bu vasıfları şöyle dile getirir:”

Bil ki; hikmetin ifrat(aşırılık), tefrit(noksanlık) ve ikisinin ortasında denge hâlleri vardır. Hikmet deyince, övülen denge hâli kastedilir.

Hikmet sıfatı dengede olunca ondan, tedbir, parlak düşünce, amellerin incelikleri ve nefsin gizli afetlerini tanıma konusunda güzel anlayışlar ortaya çıkar.

Hikmetin ifrat hâlinden; hile, aldatma, kurnazlık ve benzeri huylar ortaya çıkar.

Hikmet noksan olunca, dalgınlık, cahillik, ahmaklık ve delilik ortaya çıkar.

 Hikmet, sâlikin ifrat ve tefritten uzak durup gayret ve teslimiyeti birleştirerek amel etmesidir.

Cahillik; tecrübe azlığıdır. Ahmaklık, niyeti iyi fakat gidişatı kötü olmaktır. Delilik ise, bütün bu saydıklarımızın bozuk olmasıdır.

Gazap kuvvetine gelince; gazabın itidal(dengeli) hâline şecaat denir. Şecaatten; cömertlik, darda kalanlara yardım, kinini tutma, sözünde durma gibi güzel huylar ortaya çıkar.

Gazabın ifrat(aşırı) derecesi vardır; ondan, kibir, kendini beğenme, aşırı kızgınlık ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar.

Gazabın tefrit(noksan) ve gevşek derecesi vardır; ondan da, düşüklük, zillet, korku ve içe kapanıklılık meydana çıkar. Gerçi, bu derecede insan, gerekli hakkını alır, fakat genelde zillet hâli yaşar.

Şehvet kuvvetine gelince, onun itidal(dengeli) hâline iffet denir. İffetten, cömertlik, sabır, vera (şüpheli) şeylerden çekinme, insanlara yardım ve kimsenin elindeki mala göz dikmeme gibi güzel huylar ortaya çıkar.

Şehvetin ifrat(aşırı) hâlinde, hırs, mala ve keyfine aşırı düşkünlük gibi kötü huylar ortaya çıkar. Onun tefrit/noksan hâlinde ise, haset, küfür, kınayıp ayıplama gibi kötü huylar ortaya çıkar.[229]

Saldırganlık ve korkaklık zemmedilmiş, yerilmiş; cesaret ise övülmüş bir ahlâk olarak görülmüştür. İsraf ve cimrilik de kınanmış, cömertlik ise övülmüştür.

Saldırganlık ve cimrilik ifrat, korkaklık ve israf tefrit, cesaret ve cömertlik ise orta yoldur. Müslüman orta yol (vasat) üzere bulunur. Aşırılıklara, taşkınlıklara temayül etmez.

Zarûrî ihtiyaçlardan fazla harcamak; şerîatın haram ettiği şeylere yönelmek, nefs ve şehvetin isteklerini yerine getirmek, gaflet ve saygısızca harcamak ifrat derecede bir israftır.

Kulluk görevini yerine getiremeyecek kadar vücudun zarûrî ihtiyaçlarını kısmak da tefrid sayılacak bir israftır.

Şu halde, güzel ahlâkların temeli, hikmet, şecaat, iffet ve her birisinin mükemmel hâli olan adalettir. Diğer bütün güzel ahlâklar, bu dört ahlâka bağlıdır.

HER İŞTE DENGELİ OLMAK

Dinimiz,her işte dengeyi öğretir ve dengeli olmayı ister. İtikatta,amelde, hürmette,sevgide ifrat gibi tefrit de tehlikeli ve yasaktır.

Kur'an'da müminlerin “vasat bir ümmet” kılındığı haber verilmektedir.[230] Her ne kadar “vasat” kelimesi dilimizde “ne iyi, ne kötü; orta halli” anlamında kullanılmaktaysa da, burada bir anlam kayması mevcuttur. Zira Kur'an dilinde “vasat” kelimesi “her şeyin en hayırlısı ve efdali ” anlamına gelmektedir. [231]

 Hâce Ubeydullah hazretleri, "Beni Hûd sûresi yaşlandırdı"[232]hadisini şöyle izah etmiştir:

"Resûlullah Efendimiz (s.a.v),Hûd sûresinde ”Sana emredildiği gibi istikamet üzere ol “ [233] hitabına muhatap olduğu için böyle buyurmuşlardır.

İstikamet çok zor bir iştir. Çünkü o, bütün eylem, durum ve sözde orta yolda istikrarlı olmak demektir. Öyle ki yapılan her iş gerektiği kadar olmalı; haddi aşmamalı, ifrat ve tefritten uzak olmalıdır. Bu kaideye binaen, ‘İş istikamettedir, keramet ve olağan üstü gösterilere itibar edilmez’ denilmiştir.” [234]

İtidal ‘Sırat-ı Müstakim'dir, tam bir istikamettir. Düşüncede, fikirde ve tatbikatta dengeyi temin etmek, mutedil olmak, istikamet üzere olabilmek için iki aşırı uç olan ifrat ve tefritten mutlaka kaçınmak şarttır.

İmam Gazali(r.aleyh) istikamet halini şöyle izah eder:”İstikamet ise; ilâhî emirler yerine getirilirken ifrat ve tefrite düşmeden sabit bir halde dengede gitmektir.

İstikamet, bizzat kendisi için olduğu gibi; başka bir hedef için de olabilir. İstikamet hâlinin bizzat hedefe alınması önemlidir; çünkü o, tefrika yani eşya ile meşgul olma tehlikesinden kurtulup cem’ yani kalbi hakta toplama makamına yükselmeye bir vesiledir.” [235]

Adalet kelimesi ile aynı kökten gelen itidal, sözlükte, “bir şeyi yerli yerinde yapmak, iki uç arasında orta yolu tutturmak, kıvam ve denge hali” gibi anlamlara geliyor.

İtidal, sadece yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz durumlara özgü değildir. Hayatın her alanında itidal üzere olmak, her şeyin aşırısından sakınarak orta yolu tutturmak, müminlerin en temel özelliklerinden biri olarak dikkat çekmektedir.

Böyle olduğu içindir ki Ebu Davud’un rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz(s.a.v), “İtidal, teenni, hal ve gidişi iyi olmak peygamberliğin yirmi dört kısmından bir kısımdır”  buyurmuştur.

Davranış ve sözlerdeki aşırılıklar, taşkınlıklar insanlar arsındaki sevgiyi, dayanışmayı ve kaynaşmayı olumsuz etkilemekte, cemiyeti birbirine karşı yabancılaştırmakta, hatta düşmanlıklara, huzursuzluklara sürüklemektedir.

Sözün, işin, davranışların, kısacası ahlâkın en güzeli itidal ortamında oluşur. Saldırganlık ve korkaklık halinin arasında, cesaret denilen övgüye layık, makbul ahlâk zuhur eder.

İtidal bu güzide ümmetin vasfıdır. İtidal üzere olmak onun özelliklerindendir. Bu hususta Rabbimiz Kur'an -ı Kerim'de: “Sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Resulün de sizin üzerinizde bir şahit olması için,sizi orta(dengeli)bir millet kıldık.” [236]  buyurur.

  Dilediğini dosdoğru yola ileten Allah, bu cümleden olmak üzere Müslümanları da "vasat bir ümmet" yapmıştır. "Sırât-ı müstakîm"in, "her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi" anlamına geldiği ifade edilmişti. Vasat ümmet de aynı şekilde "ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum" anlamına gelir. Buradaki "vasat" kelimesi, "hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevî İhtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan" şeklînde de açıklanmıştır. [237]

Nefsin bedenle ilgili ihtiyaçlarının da belirli bir denge içinde tatmin edilmesi esastır. Böylesi bir denge ne bedenin ihtiyaçlarını bütünüyle terk etmek, ne de aşırıya gitmek anlamındadır. Bedenî ihtiyaçlarda aşırıya gitmek, bedenin güçleri olan şehveti, gazabı, öfkeyi, duygu ve düşünceleri iptidai yönde geliştirecektir. Dengeli ve meşru bir tatminde ise bedenin meşguliyetlerinden kurtulan kalbin Allah'a dönmesi ve hakikatleri olduğu gibi anlama kabiliyeti kazanması mümkün olacaktır.

İtidal üzere olmak, orta yollu hareket etmek ancak güçlü bir irade, sabır, ilim ve tevazu gibi güzel hasletlerle başarılabilir. Bu güzel hasletlerden mahrum olan, nefsinin ve duygularının etkisiyle itidalini kaybeder ve görülmemiş taşkınlıklar yapar.

İslâm, orta yol olduğu gibi, İslâm ümmeti de orta ümmettir; yani, düşüncede ve davranışta, almada ve vermede, kısaca insan hayatının her safhasında ifratın ve tefritin İslâm'da yeri yoktur. İslâm, mülk her şeyden önce Allah'ın olduğu için, kişiye tahsis edilmiş özel mülkü bile dilediği şekilde ve dilediği yere harcama yetkisi vermemiştir. Her şeyden önce, Müslüman yeryüzünün halifesi olarak, yeryüzündeki geçim kaynaklarını bu hilâfetin gerektirdiği biçimde kullanmak, üretmek ve dağıtmakla yükümlüdür. Öyle ki, kişi üzerinde nefsinin bile bir hakkı olduğundan, mal benim, beden benim' anlayışı içinde tıka basa yemek veya kendisini yemek ve içmekten mahrum etmek, ifrat ve tefrit olduğu için yasaklanmış ve bedenin de, malın da Allah'a kulluk sınırları çerçevesinde kullanılması emredilmişti.

ÖLÇÜ KUR’AN VE SÜNNETTİR

Şeytan,insana hayırlı ameli terk ettiremezse,onu fazla veya eksik yaptırarak ameli zayi etmek,sahibini zarara sokmak ister. Ölçü kur’an ve sünnetin istediğidir.

Ölçü ve denge unsurunun en gerekli olduğu yer kabul ve red, sevgi ve nefret olduğu halde, maalesef en çok bozulup kaybolduğu yer de burasıdır. Zira diğer bütün değerlendirmeler bunlara bağlıdır. Her şeyde ölçü ve dengeyi getiren müberra dinimiz, bu hususta da Fahri Cihan s.a.v.'in lisanıyla açık ve kesin çizgileri çizmiştir: “Sevdiğiniz şeye karşı aşırı gitmeyin, belki bir gün nefret edersiniz. Buğzettiğinizde de aşırı gitmeyin, belki bir gün seversiniz.”

   Burada Habib-i Edip s.a.v.'in dikkatimizi çekmek istediği nokta şudur: Sevgide kapıları ardına kadar açıp hiçbir mahremiyet bırakmamak ve fıtrî zaafları hesaba katmamak; nefrette de bunun tam aksine gönül kapılarını tamamen kapamak ve bir daha açmamak üzere kilitlemek, ilâhi iradenin gelecekteki takdirini peşinen reddetmektir.

   Yani bir insanın şu andaki hali hakkında belirli bir kararın ve kanaatin sahibi olmak demek, şahsın geleceğini aynı çizgide tutmak veya öyle olacağını söylemek demek değildir. Böyle bir tutum adeta ilâhi iradeyi ipotek altına almak olur ki, bu noktada insanoğlu irade ve güç sahibi değildir. Zaten içinde bulunduğu olayların altından kalkamayan aciz ve nakıs insanın, bütün bunlara karşılık, geleceğe hükmetmesi mümkün değildir. O halde insanın, ifrat ve tefritten şiddetle kaçınıp itidal sahibi olmasından başka çıkar yolu yoktur.

Ölçülü ve dengeli olmak tahmin edildiği kadar kolay olmayabilir. Hatta denilebilirki insan için en zor olan şey ölçülü ve dengeli, yani itidal üzere olmaktır. Hele de belli konularda değil, bütün hayatta ölçülü ve dengeli olmak çok zor olduğu kadar, aynı zamanda kemâl ifadesidir. Bu bakımdan önümüze çıkan herkesten itidal üzere olmalarını beklemek beyhude olur.

   Fakat bütün bunlara rağmen insanoğlundan beklenen, ölçülü ve dengeli olmasıdır. Düşüncesinde, fikrinde ve davranışlarında ölçülü ve dengeli olması beklenen tek varlık da insandır.

Hiç şüphesiz her işin ifratı da tefriti de yasaktır. Dengesiz her davranış sevimsizdir. Her sözü hak olan, Allah ve Resulü’dür. Diğer herkesin sözü ve hâli onların koyduğu ölçüyle değerlendirilir. Hiç kimsenin helal olan bir şeyi haram yapma veya haram olanı helaldir diye savunma yetkisi yoktur.

İlahî edep ve hakları tam olarak yerine getiren herkese Allahu Teala, nefsini tanımaya ve onun ayıplarını görmeye özel bir ilim verir. Kendisine güzel ahlak ve edepleri tanıtır. Onu, basiretle hakları eda etmeye muvaffak kılar ve kendisini bütün bu hususlarda derin bir anlayış sahibi yapar. Allahu Teala’nın ve halkın haklarına ait hususlarda hiç bir şey ondan gizli kalmaz.

Demek ki, bütün noksanlık ve kusurlar, nefsin çirkinliğinden, onun temizlenmeyip bozuk sıfatı üzere kalmasından kaynaklanıyor. Bu sıfattaki bir nefis insanın içinde bulunduğu sürece, o kimse bir ifrata bir tefrite giderek zalimlik yapar. Hakka karşı görevlerini tam yapamaz; halkın hakkını yer, hukukunu çiğner. Çeşitli hikayeler, öğütler ve nasihatler bu sıfattaki bir nefiste fazla tesir yapmaz. Bu durumda nefis, üst taraftan içine su akıtılıp alttaki boşluktan akıp giden bir kuyuya benzer. Fakat nefis, takvaya sarılır ve dünyaya muhabbet etmeyip zühd sahibi olursa, Allahu Teala’nın tevfiki ile, kendisinden hayat suyu kaynar, ince ve derin anlayış sahibi olur. Hak olanı bilir, hakları yerine getirir ve gerekli edepleri tam olarak koruyabilir.” [238]

Yukarıdan beri anlatıla gelen ahlâkları en mükemmel şekliyle şahsında gerçekleştiren ancak Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizdir.

 Rehberimiz ve örneğimiz (s.a.v)'in yemesi-içmesi, giyinmesi, oturup-kalkması, konuşması, aile hayatı, insanlarla muaşereti, cihadı, ibadeti, tebliği... bütün hayatı gönül ikliminde çiçek çiçek açan rahatlatıcı bir denge, bir itidal ortamı sergilemektedir. O'nun izi üzere yürüyen tüm muttakiler ve vârisi olma şerefine ermiş rabbanî alimler, Allah dostları da O'nun ahlâkıyla ahlâklanmış, her türlü taşkınlık ve aşırılıktan uzak, dengeli bir hayat yaşamışlardır. Çevresindekilere nebevî birer örnek olmuşlar, kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir.

 

VELİLERİ SEVMEDE İTİDAL

 “Eğer gerçek müminler iseniz Allah’a ve Resulü’ne itaat edin”[239]

Allahu Teala Hazretlerinin insanoğluna lütfettiği en önemli nimetlerden biri de akıldır. İnsanı diğer canlılardan ayıran bu özellik sayesinde iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırt ederiz.

Bu ayrışmayı yaparken bazen aşırı muhabbet ve sevginin bir getirisi olarak Mürşidimi öveceğim diye onu olmadık sıfat ve hallerle anlatmak,Peygamber ve sahabe ile kıyaslamaya kalkılır.

Unutulmamalıdır ki, Hz. İsa’ya aşırı muhabbet davası yüzünden Hıristiyanlar onu Allah’ın oğlu,parçası,sağ kolu diyerek haddi aşmışlardır. Bu ümmetin içinde de dengesiz sevgi yüzünden çokları zarar etmiştir.

Halbuki, akıl sahibi bir mü’min bilir ki,hiçbir veli peygamberden üstün değildir.

 “Allah dilediklerini kendisi için seçer ve O’na yönelenleri hidayete erdirir.» [240] ayeti bu konuda esastır. İmam Kurtûbî : Allahu Teala’nın dilediklerini ilim, imâmet, güzel anlayış ve fazla mülk için seçeceğini belirtmiştir. [241]

Allahu Teala, kulları arasından bazılarını özel olarak seçmiştir.[242] bu seçilenler Allah’ın Peygamberleridir. Onları diğer insanlardan ayıran birçok özellikleri mevcuttur.

İlahi mesajın sonuncusu Kur’an-ı Kerim, son elçi de Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizdir.

 Efendimiz(s.a.v),Rabbani alimleri:“Alimler peygamberlerin vârisleridir.” [243] buyurarak kendisine varis saymaktadır.

Hadisinden de anlıyoruz ki bütün Rabbanî alimler, Efendimizin manevî yükünü taşımakta, ümmetin manevî terbiye işini yürütmektedirler.

Öyleyse onların her biri, Allah rızası için ve Resulullah(s.a.v)’in hatırına sevilmeye, övülmeye layıktırlar. Mademki sevgileri Allah’ın Resulünün hatırınadır. Öyleyse onları hatırına sevilecek olan Peygamber ve sahabesiyle kıyas yapmak aklın bir ürünü değil ,olsa olsa nefsin ve şeytanın tuzağıdır.

Ancak insan tabii olarak, terbiye ve sohbetine katıldığı bir arifin hukukunu korumada, onu sevip tanıtmada, güzel hallerini yaymada öncelikli davranabilir.

Ama bu, taraf tutma ve taassup olmamalıdır. Esasen bu durum, şahit olduğu bir güzelliği herkese duyurma gayretidir.

İnsan sevgide sınır koyamayabilir. Bu yüzden kendi üstadını, hocasını, mürşidini övmek isterken, bir başka salih insanı, kamil mürşidi karalama, yaralama, yalanlama yoluna gitmemelidir.

İmam Şa’rânî (k.s) demiştir ki: “Herkes, mürşidinin kamil ve mükemmil olduğuna, irşadının ve manevî nasibinin onun elinde bulunduğuna, bu yönüyle kendisi için mürşidinin tek olduğuna itikat etmelidir.“ [244]

Fakat bu itikat müridi diğer mürşitlerin hürmetini çiğnemeye, kıymetini düşürmeye götürmemeli. Bütün ehlullah Allahu Teala’nın askerleridir. Allah onları vasıta ederek kullarını hidayete sevkeder. Onlar, Rasulullah’ın (s.a.v) âlidirler. O’nun sünnetini yaşar ve yayarlar.

Mürşid-i kamiller,bütün insanlığa rahmettirler. Ayrılığa, fitneye ve kısır çekişmeye âlet edilemezler. Her mümin onları sever, sevmelidir. Ona minnet ve hizmet, diğerlerine kalben muhabbet edilmelidir. Senin mürşidin şöyle, benimki böyle çekişmesi boş bir iştir ve sonu zararlıdır.

Bütün bunlarla birlikte, mürşidi kamili övme ve sevmede ifrata gidilmemeli. Her şeyin haddi bilinmeli. Kulların hâlini en iyi bilen, dilediğine dilediğini veren, alçaltan ve yükselten Allah’u Teala’dır. Bütün nebi ve velilerin sultanı, beşeriyyetin efendisi Resulullah (s.a.v) Efendimiz bu konuda önümüze zât-ı âlîsi için bile şu ölçüleri koymuştur:

“Hıristiyanların İsa b. Meryem’i bâtıl yere methettikleri (ve ilâh derecesine yükselttikleri) gibi beni yükseltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana: ‘Allah’ın kulu ve Resûlü.’ deyin.” [245]

“Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi boş şeylere sevk etmesin. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Resulüyüm. Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.” [246]

Hz. Peygamber’i (s.a.v) sevindirecek olan, Onun edebiyle edeplenmek ve sünnetini ihya etmektir. Ölçü de budur.

İrşatla görevli veliler de, kendisine tâbi olanlardan övgü değil Cenâbı Hakk’a güzel kulluk isterler.

Hak adamının en faziletli ameli Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Bir şahsı ve şeyi Allah’u Teala’nın sevdiğinden daha fazla sevmeye ve övmeye çalışmak hak olmadığı gibi, O’nun yücelttiğini küçük düşürmek de zulümdür. Birisi ifrat, diğeri tefrittir. Her ikisi de haramdır.

Bu konudaki itikadî ölçüler, hem velileri sevenleri hem de onları tenkit edenleri kapsamaktadır. Çünkü sevgide ifrata gidip Allah dostlarını ilâh gibi gören veya peygamberden üstün görenler olabilir. Bu kişinin  şirke düşmesine, dinden çıkmasına sebep olabilir.

Aynı şekilde, Allah dostlarına gereken hürmeti göstermeyip onlara hakaret eden, haklarını çiğneyen, haksız yere kalplerini inciten kimseler de Allah’ın gazabına uğrar. İnançları dolayısıyla imanı tehlikeye düşer.

Böylece her iki grup da haddi aşmış olur. Birisi aşırı ve ölçüsüz muhabbetin, diğeri ise gaflet ve cehaletin kurbanıdır artık. 

Ehlullah hakkında, İmam Rabbanî’nin (k.s) şu şahitliğine kulak verelim:

“Allah dostlarını sevmek, Allah’ın en büyük nimetlerinden birisidir. Cenabı Hak’tan, bu sevgide istikamet istenmelidir. Bu büyüklere bağlılık sebebiyle elde edilen az bir şey, aslında çok kabul edilmelidir. Zira o, az değildir.“ [247]

 



[222]-Ahzab suresi ayet-72

[223]-Maide suresi ayet-87

[224]-Taberi,II,514

[225]-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir,II,140.

[226]-Bakara suresi ayet-143

[227]-Tirmizi,K.Tefsir el-Kur'an sure 2,bah:7,Hadis No: 2961

[228]-Taberi,Tefsir,1,359

[229]-Gazali,Hak Yolun Esasları,204

[230]-Bakara suresi ayet-143

[231]-Lisânu'l-Arab,VII,428

[232] Tirmizî, nr. 3297; Hâkim, el-Müstedrek, 2/343; Ebû Nuaym, el-Hilye, 4/35; Taberânî, el-Kebîr, nr. 5804.

[233]-Hûd suresi ayet-112.

[234]-Şeyh Şafi,Reşahat,459

[235]-Gazali,Hak Yolun Esasları,223

[236]-Bakara suresi ayet-143

[237]-Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş,Kur’an Yolu,I,142

[238]-Sühreverdî, Avarif, 441-442. (Trc: 571)

[239] Enfâl suresi ayet-1.

[240]-Şûrâ suresi ayet-13

[241]-Kurtûbî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an, VII, 30

[242]-İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VI, 532, VII, 183; Kâsimî, Mehâsinü’t-Te’vîl, XIV, 4985

[243]-Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmîzî, İlim, 19; İbnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32

[244]-Şârânî el-Envâr, II, 95

[245]-Buhârî, Enbiyâ, 48; Ahmed, Müsned, I, 23; Dârimî, Rikak, 68

[246]-Ahmed, Müsned, III, 241; İbnu Kesîr, el-Bidaye, VI, 47

[247]-İmam Rabbanî,Mektubat,142.Mektup

Bu yazı 14589 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit




Dini Bilgiler

Ramazan Ayının Fazileti

Ramazan Ayının Fazileti Ramazan Ayı hakkında kaynaklarıyla güzel bir makale..

Kudsi Hadisler Hakkında Bilgi

Kudsi Hadisler Hakkında Bilgi Kudsi hadisler hakkında Bilgiler

SEMERKAND KÖŞESİ

Söz ve Resim
İki düşman arasında öyle konuş ki, barıştıklarında utanmayasın.

SADİ

BEŞİR DERNEĞİ

SÖZLÜK

(c) Web sitemizin Semerkand Şirketler Grubu gibi bir kuruluş ile resmi bir bağı kesinlikle yoktur, tamamen kişisel çabalarla kurulmuş bir web sitesidir. Ancak istifade edilmesi için yazı ve linklerini kaynak belirterek yayınlayıp, destek verdiğimizde olabilir. Ayrıca diğer kaynaklardan, ehli sünnet çizgisinde gördüğümüz çalışmaları kaynak göstererek sitemizde yayınlamaktayız. Niyetimiz, sayısız faydasını gördüğümüz, Kuran ve Sünnet esaslı bu yüce Nakşibendi yolunu insanların tanıması ve istifade etmesine vesile olabilmektir. Sitemizden emeğe saygı çerçevesinde kaynak göstererek her türlü alıntı yapılabilinir. www.NaksibendiTarikati.com
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Alt Yapı: MyDesign - Dizayn ve Hosting: Ri-Mer Bilişim