Nakşibendi Tarikatı - Öz değerleriyle birlikte.
ANASAYFA SİTEDE ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE SORU SORUN? İLETİŞİM

GALERİ

ANKET

Yeni web sitemizi nasıl buldunuz?





Tüm Anketler

SİTEDE ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZE ZİYARETLER!

 
Bugün Tekil3363 
Bugün Çoğul4596 
Toplam Tekil 4275442 
Toplam Çoğul6868169 
Ip 23.20.157.174

REKLAM

 

HİMNET

GÜVENLİ ALIŞVERİŞ

ŞEHİTLİK: UĞRUNA CAN VERİLECEK DEĞERLER

ŞEHİTLİK: UĞRUNA CAN VERİLECEK DEĞERLER

Tarih 17 Mart 2015, 19:03 Editör

BÜTÜN İSLAM ŞEHİTLERİNİN VE ÇANAKKALE ANISINA ŞEHİTLİK HAKKINDA BİLGİLER..

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de, şöyle buyurmuştur:

“Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin! Onlar diridir­ler, fakat siz fark etmiyorsunuz”[1]

Normal ölümle ölen kimseye “öldü” yahut “vefat etti” denir. Allah yolunda hayatını feda eden kimseye de “şehid oldu” denir.

Şehid, dinî anlamda, Allah rızası için, O’nun yolunda canını feda eden Müslüman’a verilen isimdir. O'na bu ismin verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmesi veya ölümü sırasında melek­lerin hazır bulunması ya da Allah Teâlâ tara­fından çeşitli nimetlerle mükâfatlandırılmış olmasıdır.

Şehid, Allah katında yüce bir hayata nail olaca­ğı gibi, toplumu tarafından da rahmetle anılır. Hem toplumu içinde ebediyen yaşar, hem de gayb âleminde gerçek hayata erer. Şehidlik Muhammed ümmetine tahsis edilmiş büyük bir mertebedir. Şehidlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Ahirette en büyük rütbenin peygamberlikten sonra şehidlik oldu­ğu belirtilmiştir.

 

Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] de bir hadislerinde, “Peygamberler cennettedir, şehidler cennettedir, çocuklar cennettedir”[2] buyurmuştur.

Şehidin Allah nezdinde altı tane özelliği vardır:

1 - Ka­nının ilk damlası ile birlikte ona mağfiret olunur.

2 - Cen­netteki yerini görür,

3 - Kabir azabından korunur,

4 - En büyük korkudan yana emin olur.

5 - Ona iman süsü giydirilir

6 - Akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaatçi yapılır.[3]

Şehidler kazandıkları manevi mertebe sebebiyle dünyada hayırla yâd edildikleri gibi ahirette de büyük derecelere nail olurlar. Onların elde ettikleri bu yüce paye ve mükâfat, sadece kendilerine değildir. Onun yakınları ve sevdikleri de bu yüce mertebeden nasipleri­ni alırlar.

Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Şehid, ailesinden yetmiş kişiye şefaat edecektir."[4]

Kıyamet gününde şehide, ailesinden yetmiş kişiye şe­faat etme hakkı verilecektir. Şehidin ataları ile kendi nes­linden gelen kimseler bu yetmiş kişinin içine girebileceği gibi şehidin eşleri ve diğer akrabaları da girebilir.

Bazı âlimler hadis-i şerifte geçen “yetmiş” kelimesiyle, “yet­miş” sayısının değil çokluk kastedildiğini söylemişlerdir. [5]

Vefat eden kişilerin geride kalan dostları üzülürler. Ya­kın akrabaları bu üzüntüyü daha ağır bir şekilde yaşarlar. Eş ve çocuklar ise dayanılması güç ıstıraplar çekerler. Ahiret inancına sahip kişilerin üzüntüleri, vefat eden şahsın di­ğer tarafta karşılaştığı durumun bilinmezliğinden ileri ge­len endişelerle daha da artar.

Şehid, karşılaştığı güzellikler ve ikramlardan ötürü geride kalan bu akrabalarına müjde verdiği gibi, aynı safta beraber savaştığı fakat şehit ol­mamış arkadaşlarına da, korkulacak bir şey olmadığı ve çok büyük nimet ve güzelliklerle karşılaştığının müjdesini verir.

Kur’an konuyu şöyle dile getirmektedir: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. (Şehitler) Allah'ın nimetine, keremine ve Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.” [6]

 

Ayetin nüzul sebebi olarak şöyle bir olay nakledilmektedir: Hz. Cabir (r.a) anlatıyor:

“Babam Amr b. Haram Uhud günü şehit edi­lince, Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] bana, “Cabir! Allah’ın babana ne muamele yaptığını haber vereyim mi?” dedi.

Ben, “Buyur ey Allah’ın Resulü” dedim.

Bana şunları anlattı: “Yüce Allah, ancak bir vasıtayı araya koyarak insanlarla konuşur. Oysa babanla yüz yüze konuştu ve “Ey kulum! Benden dile, isteğini vereyim!” dedi.

Baban, “Allah’ım! Beni dirilt, Senin yolunda tekrar öleyim!” dedi.

Allah, “Ben daha evvel kesin kararı vermiş bulunuyorum, ölenler artık dün­yaya dönmeyecekler,” dedi.

Baban, “Allah’ım! Öyle ise, geride kalanlara (durumumun iyiliğini) haber ver,” dedi.

Bunun üzerine Cenab-ı Hakk bu âyetleri indirdi.” [7]

 

Bu âyetlerin tefsirinde Razî şöyle diyor: Şehitler birbirlerine, ‘’Beraber bulunduğumuz bazı arkadaşlarımız cephede mücadele etmektedirler. İnşallah onlar da şehit olur da bi­zim nail olduğumuz nimetlere erişirler!” derler.” [8]

Hz. Pey­gamber [sallallahu aleyhi vesellem] yukarıda geçen âyetlerin nüzul sebebi olarak ayrıca şu ifadeleri de kullanmaktadır:

“Yüce Allah Uhud’da şehit olan mümin kardeşlerinizin ruhlarını yeşil kuşlar şeklinde bedenlere koydu, cennet ırmaklarının ke­narında dolaşıyor, meyve­lerinden yiyor ve altından ya­pılmış kandiller içinde arşın gölgesinde gölgeleniyorlardı. Yiyecek, içecek ve diğer muamelelerin güzelliğini gö­rün­ce, “bizim bu durumu­mu­zu, hayatta olduğumuzu ve bize rızık verildiğini kim arka­daşlarımıza bildirecek ki, cihaddan ve savaştan geri kalmasınlar,” dediler. Allah, “Ben haber veririm.” diyerek bu âyetleri inzal bu­yurdu.” [9]

Normal şartlarda cihadın farz-ı kifaye, umumî sefer­ber­liği gerektiren bir tehlike ve saldırı halinde ise farz-ı ayn ol­duğu konusunda İslâm hukukçuları görüş birliği içinde­dirler.

Diğer taraftan Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] Tebük Gazvesinden dönüşü sırasında söylediği; “­çük cihaddan (cephe savaşından) büyük cihada (nefisle mücahedeye) dön­dük”[10] hadisine İbn Kayyım el-Cevziyye, “mücahid nefsiyle cihad edendir” [11] mealindeki hadise dayanarak kulun nefsiyle olan cihadının dışşmanlara karşı gerçek­leş­ti­ri­len cihada nisbetle asıl ol­du­ğunu, Allah’ın emir­lerine uy­ma konusunda nefsiyle cihad edemeyen kimse­nin düş­man­la cihad edemeyeceğini belirtir.[12]

Büyük cihaddan kastedilen, insanın kalbî ve ruhî hayatı itibariyle kemâle ermesi ameliyesidir. Böyle bir cihad insanın hayat boyunca nefsiyle mücadele içinde olması; yerken, içerken, gezerken... hâsılı hayatının hemen her faslında Allah’ın rızası dışındaki isteklere karşı koyması demektir. Küçük cihad ise, insanın malı ve canı ile Allah yolunda olması, mukaddesatını koruması ve gerektiğinde düşmanlarıyla savaş dâhil her türlü mücadeleye girişmesidir.

Aslında küçük cihadın başarılı olmasının temel şartı da yine, onu gerçekleştirecek insanların büyük cihad diye nitelendirilen nefs ile mücadelede kararlı ve şuurlu olmalarıyla yakından ilgilidir. Kavgasını verdiği ve her fırsatta mücadelesini yaptığı hakikatleri nefsinde yaşamayan insanın, bu konuda başarılı olması mümkün değildir. Onun için cihad erleri önce kendi nefisleri ile olan cihadlarını tamamlama gayreti içinde olmalı, sonra da İslâm’ın gerçeklerini ve güzelliklerini etrafa yaymaya çalışmalıdırlar.

Tarihe dikkatlice bakıldığında, tebliğ ve irşad görevini hakkıyla yapan insanların, hep bu çizgide yol aldıkları görülecektir. Peygamberlerden evliya ve asfiyaya kadar hemen hepsi bu yolda yürümüştür. Allah da onların bu samimiyetlerine binaen sözlerine üstün bir tesir gücü vermiş, gayretlerini başarıyla neticelendirmiş ve onları yaşadıkları dönemden günümüze, tatlı bir hatıra ve örnek alınan kişiler olarak tarih sayfalarına geçirmiştir.

Abdullah b. Cahş (r.a.) Sa'd b. Ebu Vakkas'a Uhud günü şöyle dedi:

"Gelmiyor musun Allah'a dua edelim." Bir köşeye çekilip dua ettiler.

Sa'd (r.a.) şöyle dua etti: "Ya Rabbi! Yarın düşmanla karşılaştığımızda güçlü ve kızgınlığı şiddetli biriyle beni karşılaştır. Senin için onunla savaşayım, o benimle savaşsın. Sonra bana zafer nasip et ki, onu öldüreyim."

İbni Cahş (r.a) kalktı ve şöyle dua etti: "Allah'ım! Bana güçlü ve öfkesi şiddetli birini nasip et. Senin için onunla savaşayım, o benimle savaşsın. Sonra beni öldürsün ve burnumu kulaklarımı kessin. Yarın seninle karşılaştığımda, Sen: "Ey Abdullah niçin burnun ve kulakların kesildi" diye sorduğun zaman "Senin ve Resulün için" diye cevap vereyim ve Sen: "Doğru söyledin" diyesin"

Sa'd diyor ki: "Ey oğlum! Abdullah'ın duası, benim duamdan daha hayırlı idi. Günün sonunda onu gördüğümde burnu ve kulakları bir ipte asılı duruyordu."

Rivayete Göre: Cennet ehlinden bir adam getirilir. Allah Teâlâ ona şöyle der:

"Ey Âdemoğlu! Yerini nasıl buldun?" Adam:

"Ya Rabbi yerlerin en hayırlısıdır" der. Allah Teâlâ ona şöyle der:

"İşte ve temenni et." Adam şöyle cevap verir:

"Bir şey istemiyorum ve temenni etmiyorum. Senden beni dünyaya döndürmeni ve Senin yolunda on defa öldürülmemi isterim." Adam şahadetin faziletini görünce böyle söyler.

 

 Ateş ehlinden bir adam getirilir. Allah Teâlâ ona şöyle der:

"Ey Âdemoğlu! Yerini nasıl buldun?" Adam:

"Ya Rabbi! Yerlerin en şerlisidir." Allah Teâlâ şöyle sorar:

"Fidye olarak yeryüzü dolusu altını verir miydin?" Adam: "Evet" der. Allah Teâlâ şöyle der:

"Yalan söyledin. Bundan daha azını senden istedim, sen yapmadın."

Şehidliğin Kısımları

Hadislerde ifade edildiğine göre insan, gerektiğinde haysiyet ve şerefini korurken ölürse şehitlik mertebesini kazanmış olur: "Kim malı uğrunda öldürülürse şehittir. Kim dini uğrunda öldürülürse şehittir. Kim canını korurken öldürülürse şehittir, kim de ailesini, ırzını ve şerefini korurken öldürülürse şehittir."[13]

Şu halde "cihâd fî sebîlillah / Allah yolunda cihat etmek”, aslında "cihâd fî hukûki'l-ibâd" yani insan haklarını korumak için, elde mevcut olan bütün imkânları kullanmak, bütün metotları uygulamak ve gerekirse son çare olarak da savaşmak demektir. Çünkü Yüce Allah bütün insanlara lütfettiği bu hakları kendi kefaleti yani koruması altına almıştır. Buna göre, bütün dinlerin asıl hedefi olan ve "zarûrât-ı hamse" yani korunması gereken beş esas diye ifade edilen insanların kendi temel hak ve hürriyetlerini korumak için yaptıkları savaşlar "Allah yolunda" savaş sayılmıştır.

 

Hadis-i şerifte dile getirilen mal, din, can ve akraba gibi varlık ve değerler, kişiye Allah tarafından emanet edilen ve korumakla görevli olduğu şeylerdir. İslâm hukukunda korunması farz olan beş şey arasında da din, mal ve can sayılmaktadır. Diğer ikisi ise akıl ve nesildir.

 

Helâl yoldan elde edilip zekâtı verilen malın her türlü tasarrufu sahibine aittir. Bu noktada tam bir mülkiyet hakkına sahiptir. Gerektiğinde malını korumak için dövüşebilir, müdafaa sırasında saldırganı yaralayabilir veya öldürebilir. Bu konuda Hz. Peygamber, anarşi ve zulme engel olmak için, şu ölçüyü koyuyor:

 

Bir adam gelerek, “Ey Allah’ın Resulü! Birisi gelip malımı almaya kalkarsa, ne yapmam gerekir?” dedi.

 

“Ona Allah’ı hatırlat,” cevabını verdi.

 

Adam, “hatırlamazsa ne yapayım?”dedi.

 

“Etrafındaki Müslümanlardan yardım talep et,” dedi.

 

Adam, “Etrafımda yardım edecek Müslüman yoksa...?” dedi.

 

Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] “Öyle ise sultandan (güvenlik güçleri, yetkili amirler vs.) yardım iste,” buyurdu.

 

Adam, “Sultan benden uzaksa...?” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle dedi:

 

“Bir ahiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücadele et!” buyurdu.” [14]

Âlimler, korunması gereken malın az veya çok olması arasında bir fark koymadıkları gibi, meydana gelen yaralama veya öldürmeden ötürü mal sahibinin cezaya çarptırılmayacağını da ifade etmişlerdir.

 

Ancak sosyal düzenin bozulmaması ve iç karışıklığa sebep verilmemesi için iki istisna konmuştur.

1.  Kişinin malına, devlet başkanından gelen zulme karşı sabretmesi ve isyan çıkarmaması tavsiye edilmiştir. Bu da, dışa karşı iç istikrarın önemine ve devlet reisinin yaptığı şeylerin halkın yararına olacağı hüsnü niyetine binaen yapılan bir tavsiye olmalıdır.

2. Anarşi ve fitnenin, etrafı kara bulutlar gibi sardığı dönemlerde, şahsî korumayı, kişisel savunmayı terk etmek evlâdır. Kimin ne adına, hangi amaçla, nereden emir alarak, hangi yöntemle, ne zaman bu saldırıyı yaptığı veya yapacağı bilinmediğinden, iç karışıklık ve huzurun bozulmasına ve sınırlarının genişlemesine sebebiyet vermemek için, bizzat saldırıya geçmeyip güvenlik güçlerine yardımcı olmakla yetinmek daha uygun görülmüştür. Tarihî tecrübelerle de bu tavsiyeler doğrulanmış ve yaşanmıştır. Hz. Osman’ın  (r.a) Mısır’dan gelen isyancılara cevap vermemesi vb. buna örnek gösterilmiştir.

İnsan, aile ve akrabalarının diğer fertleriyle, maddî/manevî, sıkı bir irtibat içinde olduğu için, akrabalarının şeref ve haysiyeti onun da şeref ve haysiyeti demektir. Akrabalarının şeref ve haysiyetine gelen zarar onu da lekeleyeceğinden, onların şeref, namus ve haysiyetini korumak ve bu noktada kıskanç davranmak zorundadır.

Zaten başta insan olmak üzere, hemen her canlının, öncelikle eşini ve sırasıyla diğer akrabalarını kem göz ve saldırılara karşı kıskanması bir fıtrat kanunudur. Aksi durum, kişinin insanlığından çok şey kaybettiğinin işareti olacaktır.

Mahremiyet insanlarda fıtrî olan bir duygudur. İslam bu duygunun korunmasına özen göstermiş, avret, halvet, ihtilat, tesettür mefhumları çerçevesinde pek çok değerin korunmasını öngörmüştür. “Bir eve girerken izin istemek göz içindir.”[15] hadisi bu konuyu aydınlatmaktadır. Meskenin geniş tutulması prensibi de, mahremiyetin daha kolay korunması gayesiyle konmuştur. Sünnet açısından ev, sadece soğuk ve sıcağa karşı sığınılacak bir yer değildir. Aynı zamanda mahremiyeti sağlama yeridir. Bu yüzden eve haram denmiş ve sahibinin izni olmadan buraya girilmesi yasaklanmıştır. Modern hukukta buna mesken ve özel hayatın korunması denmektedir. Mahremiyeti ihlâl sadece girmek, saldırmak ve kundaklamakla tahakkuk etmez; bakmak, dinleme cihazı yerleştirmek, telefon dinlemek vb. yollarla da bu ihlâl gerçekleşir. “Hiç kimse izin almadan başkasının evinin içine bakmasın, kim izinsiz bakarsa aynen girmiş gibidir,” hadisi bunu açıklamaktadır.

Öte yandan Hz. Pey­gam­ber [sallallahu aleyhi vesellem] “Bir kimse kapısı açık bırakılmış (veya giriş kısmında perde olmayan) bir eve uğrar da (içeri) bakarsa kabahat onda değildir, ev sahibindedir,” söz­leriyle, korumanın ev sahibi tarafından yapılması gerek­tiğine parmak basmıştır. Günü­müzde moda haline gelen per­desizlik veya mahremiyeti sağlamayan kısa perdeler düşündürücüdür.

Din, değerler üstü bir değer olduğu için, korunması da öncelik kazanmaktadır. Dini tahribe yönelik her türlü saldırı, gereğine uygun bir şekilde bertaraf edilmelidir. Neslin eğitimi, bu eğitimin araçları olan yayınlar, Salih bir ortamın oluşturulması, eğitim kurumları, çağımıza hitap eden teknik veriler ve yorumlar, iletişim araçları, araştırmalar, dine yönelik şüphelere izah ve cevaplar, fert ve aile ruh sağlığını koruma ve bütün bu işler için kurumlar oluşturma vb. unsurların tamamı, dini koruma faaliyeti içinde düşünülebilir. Elbette, şartları oluştuğunda dini korumak için savaşmak da gerekecektir. Belki de hadiste asıl anlatılan bu noktadır. Ancak diğer faaliyetlere de işaret ettiği inkâr edilemez kanaatindeyiz.

 

Genel olarak üç kısım şehitlik vardır:

1. Dünya ve ahiret şehidi: Kâfirlerle savaşırken öl­dürülen, âsiler veya yol kesen soyguncular tarafından yahut evine giren hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri kimsedir. Savaş alanın­da yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından kanlar akan ve bu durumda vefat eden kişiler de dünya ve ahiret şehidlerindendir.

Malını, canını, namusunu ve buna benzer müdafaalar­da, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere öldürülen kişi, kim tarafından öldürülürse öldürülsün, onlar da bu şehidlerin zümresine dâhildirler.

Müslüman, âkil-bâliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten temiz olarak şehid olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, par­ke, silah, mest ve benzeri fazlalıklar çıkarılır.

Bu şehidlerin yıkanmadan gömülmeleri, Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] “Onları kanlı elbiseleriyle defnediniz. Vallahi, kıyamet günü mahşere, yaraları kanayarak gelecek­ler. Kanlarının rengi (bugünkü gibi) kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır”[16] hadisine dayanmaktadır.

Bu kısma giren şehidler elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının her tarafı elbisele­riyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için yetmezse başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.

2. Sadece ahiret şehidi: Bir kısım şehidler de yal­nız uhrevî hükmü bakımından şehid sayılırlar. Hata yoluyla öldürülen, asilerle çatışma sırasında yaralanıp da çatışma bittikten sonra bir tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç kullan­dıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir na­maz vakti geçtikten sonra vefat eden Müslüman gibi... Akıl ve baliğ olmayan yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehid olanlar da bu kapsama girmektedir. Bu kısım diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve na­mazı kılındıktan sonra gömülürler.

Bir de yanarak ölen, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, suda boğulan, veba gibi salgın hastalıklardan dolayı vefat eden, gurbette, ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefat eden, akrep sokmasından ölen Müslümanlar da bu hükümdedir. Doğum anında (doğumda) vefat eden kadın da böyledir.

3. Dünya şehidi: Kalbinde Allah rızasını taşımadan, başka duygu ve düşüncelerle hareket ederek savaşa katıldıkları zaman, kâfirler tarafından öldürülen kim­seler, dünya hayatında şehid muamelesine tâbi tutulur­lar. Bunlar da şehid kabul edilir, yıkanmaz, cenaze na­mazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Fakat Allah onların kalbini bilir.

İslâm’a göre kişinin yaptığı her iş ve söylediği her söz lehinde veya aleyhinde değerlendirilecektir. Ancak Allah’tan bir rahmet olarak kişinin yaptığı bazı iyilikler bazı kötü­lük­lerin günahına kefaret olur ve siler; yapılan kötülükler ise herhangi bir iyiliğin yok olmasına sebep olmaz.

Nitekim Kur’an’da, “Şüphesiz iyilikler kötülük­leri yok eder” [17] denilmiş, Hz. Peygamber de, [sallallahu aleyhi vesellem] “Kötülüğün ardından bir iyilik yap ki, onu silsin”  [18] ifa­desiyle bu âyeti tefsir etmiştir.

Dolayısıyla kişi, günah­kâr da olsa, büyük günah da işlemiş olsa, şehitlik gerekti­ren sebeplerden biri ile ölürse şehit olur ve şehit muame­lesi görür.[19] Yani şehit sayılmak için Müslüman olmak ye­terlidir. Elbette hem Müslüman hem de dini bütün, iba­detlerine devam eden, inanç ve amelinde has­sas, İslâmî hizmetlerde koşturan, kısa­cası dört başı mamur olan bir insan, bir de şehit olursa, daha büyük sevaplara sahip olduğundan daha yüksek mertebelere çıkması söz konusu olacaktır ve bunda garipsenecek bir şey de olmamalıdır.

İbn Abidin (r.ah)  konuyla ilgili şu izahı yapar:

“Günah, şe­hitlik sıfatını almaya engel değildir. Günahı olan kişi şehit olur (ve şehitlikten ötürü de o günahı affolmazsa) günah­kâr bir şehit sayılır. Günah fiili ile şehitliğin iç içe olduğu durumlar için ise genel kural şudur: İşlediği günahtan ötürü ölen şehit olmaz ancak, günah işlerken şehitlik se­beplerinden biri ile ölen şehittir, fakat yaptığı işin günahı üzerindedir. Meselâ gasp ettiği bir atla savaşan kişi öldü­rülse veya günah işleyen kişinin başına ev yıkılsa ya da zinadan hamile olan kadın doğum sırasında ölse şehittir. Ama karnındaki çocuğu düşürmeye kalkışan kadın, bu sebepten ötürü ölse şehit olmaz. Normal şartlarda gur­bette ölen ahiret şehididir. Ancak bir günah işlemek üzere yola çıkan kişi veya kocasına isyan ederek evden ayrılan kadın yolda veya gurbette ölse şehit olmaz.”[20]

Hz. Peygamber, [sallallahu aleyhi vesellem] A’rafta kalacak kişilerden söz ederken şöyle buyuruyor: “Bunlar anne-babalarına isyan edip Al­lah yolun­da şehit edilen kişilerdir. İsyanları onları cennete gir­mekten alıkoyar, şehitlikleri ise onları cehenneme gir­mekten alıkoyar.” [21]

“Şehitler cennetin kapısında bir nehirin kena­rın­dadırlar. Sabah akşam Allah tarafından rızıkları verilmektedir”[22] hadisinde, şehitlikle günahları affolmayan günahkâr şehitler kastedildiği belirtilmektedir. Bunların günahları, günahı olmayan veya şehitlikle gü­nahları affolanlarla cennete girmelerine engel olmakta­dır. [23]

 

Bu duruma göre, şehitler arasında derece farkları bu­lun­maktadır. Nitekim Hz. Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste Hz. Pey­gamber [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyuruyor: “Dört çeşit şehit vardır:

1. İmanı sağlam bir mümin, düşmanla karşılaşır ve öldü­rülünceye kadar Allah’a sadık kalır. İşte bu insanların kı­yamet günü gıpta ile gözlerini çevirip bakacakları şehit­tir. (Hz. Peygamber bunu söylerken, başını öyle kaldırır, gözle­rini yukarı diker ki, sarığışer.)

2. İmanı sağlam bir mümin, düşmanla karşılaşır, korkudan vücudu talh (muğaylan) ağacının dikeni batmış gibi titrer. Bu sırada gelen serseri bir okla hayatını kaybeder. Bu ikinci derece­dedir.

3. İyi amelle kötü ameli karıştırmış bir mümin düş­manla karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında (sabır ve şeca­atte ve şehitliğin mükâfatını beklemede) Allah’a sadık ka­lır. Öldürülünce bu üçüncü mertebede bir şehit olur.

4.  Günahkâr bir mümin düşmanla karşılaşır, ölünceye kadar Allah’a sadık kalır. Bu da dördüncü derecededir.”[24]

Şehitler berzah âleminde bulundukları makam/yer yö­nün­den de derecelere ayrılmaktadırlar. Bazılarının ruhları kuş şeklinde bir bedende cennette dolaşır ve ondan ya­rarlanırlar. Bazıları cennete yakın olmakla birlikte kıya­mete kadar cen­nete alınmazlar. Bazıları, azap çekme­mekle birlikte kabir­le­rinde bekletilirler. Bazıları da cenne­tin kapısında bulunurlar ve ondan yararlanırlar.[25]

Hz. Peygamber, [sallallahu aleyhi vesellem] Allah yolunda savaşanların arasında öldürülseler bile, münafıkların şehit sayılmayacaklarını şöyle belirtmiştir: “Savaş veya savaşanlar üç çeşittir:

1. Bir mümin, malı ve canı ile Allah yolunda mücadele eder. Bir gün düşmanla karşılaşır ve kıyasıya savaştıktan sonra şehit edilir. İşte bu kıyamet günü iftiharla, Allah’ın arşı altında hazırlanan çadırda yerini alır. Peygamberler, sadece pey­gamberlik derecesiyle ondan üstündürler.

2. Bir mümin, bazen günah işlemekle birlikte, canı ve malı ile Allah yo­lunda mücadele eder. Bir gün düşmanla karşılaşır ve kı­yasıya savaştıktan sonra şehit edilir. Bir elbisenin kirden yıkanması gibi, kılıç darbesi onun hatalarını temizler. Cennetin, her birisi diğerinden faziletli olan sekiz kapısı bulunmaktadır. Dilediğinden cennete girer. Cehennemin ise yedi kapısı vardır.

3. Münafık bir adam, canı ve ma­lıyla mücadele eder. Bir gün düşmanla karşılaşır ve Allah yolunda öldürülünceye kadar çarpışır. Bu cehennemde­dir. Çünkü kılıç nifakı silmez.”[26]

Hayatını şiir ahengi içinde salih amellerle geçirmiş bir insanın en son yapması gereken, hayatını şehitlikle kafiyelendirmesidir. O zaman yaşanan hayat daha bir değer ve kıymet kazanır ve oluşturduğu bereket yumağı cennet bahçelerinde açıldıkça açılır. Zaten her iyi amelin cennette bir karşılığı vardır. Şüphesiz iyi amellerin sertacı şehitliktir. Şehitlik, hayatını Allah’a vakfetmiş bir insanın neticede ruhunu Allah’a bir müşahit edasıyla teslim etmesidir. Çünkü onun gözü daha dünyada iken açılmış ve öteleri daha dünyada iken müşahede etmiştir. Neticesi şehadet olmayan hayat, ne kadar dolu yaşanırsa yaşansın, yine de bir boşluk taşıyacaktır.

Şehitlik, tarih boyunca mümin insanların yükselmek arzusunu taşıdığı ulvî mertebelerden biri olmuştur. Cihad meydanlarında, gerek savaş başlamadan önce gerekse bilfiil savaş anında sergiledikleri tavır, müminlerin şehadeti ne büyük bir arzuyla aradıklarının müşahhas delilidir. Tarih kitapları elindeki bir kaç hurmayı yeme süresini bile şehadetten geri kalma adına uzun bir süre gören veya savaş sonunda şehit olmadan geri dönünce “Bu sefer de nasip olmadı!” diye hayıflanan sahabeden; Malazgirt savaşından bir kaç saat önce beyaz bir cübbe içinde Cuma hutbesini okuduktan sonra üzerindeki cübbenin kefeni olması arzusunu izhar eden Alpaslan’a varıncaya kadar, yüz binlerce destanlaşmış tabloyu kaydetmektedir.

 

Çanakkale Zaferi ve Şehitlik

Kutsal vatan topraklarına döktüğümüz mübarek şehit kanı, bu yeniden diriliş hamlesinin adeta hayat iksiri olmuştur. Cennet vatanımızın tapusunu bugün göğsümüzü kabartarak korkusuzca taşıyorsak; bunu hiç şüphesiz atalarımızın orada istikbâlimiz adına ödedikleri diyete borçluyuz.

Son Haçlı Seferi

Batılıların, Haçlı Seferleri’nden beridir Müslüman varlığını yeryüzünden ebediyen silme hırsıyla gözledikleri tarihi fırsat, Çanakkale Savaşı’nda nihayet önlerine çıkmıştı. “Son Haçlı Seferi”nde yakaladıkları imkânı sonuna kadar kullanıp, Osmanlı Devleti’ne ölümcül bir darbe indirmeli ve terekesini hemen bölüşmeliydiler.

 

Harbi takip etmek gayesiyle Çanakkale açıklarına gelen Sunday Times Gazetesi’nin yayın müdürü F. Ashmead Barlette, klasik haçlı zihniyetinin çıkartmadaki tesiri hakkında şu dikkat çekici tespitleri yapmıştı:

 

“... Son Haçlı Seferi’nden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık alenen Fatih Sultan Mehmed’in 29 Mayıs 1453 meş’ûm tarihinde Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor... Diğer savaş meydanlarından alınıp buraya yığılan acemiler, sanki bir tek amaç için, belki de Hıristiyanlık âleminin Türklere karşı yapabileceği son Haçlı Seferi içindir... Hâlbuki bu sonuncusu ve en büyüğü olan Haçlılar, bir zamanlar Viyana kapılarından Kudüs’e kadar uzanmış olan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her bir köşesinde kemikleri dağılıp kalmış Ortaçağ şövalyelerinin öcünü alacaktır.”

 

İngilizler ve müttefikleri, Osmanlı Devleti’ni en zayıf anında yakaladıklarına inanıyor ve Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a girecekleri ve devleti dağıtacaklarına kesin gözüyle bakıyorlardı. Öyle ki, İngiltere Başvekili Lloyd George, bu durumu müttefiklerinin hissiyatına tercüman olurcasına şu alaylı ifadelerle ortaya koymuştu: “Türk Milleti sadece birinci sınıf dövüşen bir kalabalıktır.”

 

Aynı küstahlığı, İngiliz Bahriye Nazırı Winston Churhill ise şu sözlerle dile getirmişti: “Türkler mi? Bir elimizi arkamıza bağlar, diğer elimizle yener geçeriz o milleti!”

 

Düşman gemileri, işimizi yarım saatte bitirip, turistik seyahat yapıyormuşçasına boğazı geçeceklerinden o kadar emindiler ki, beş çayı içmek ve piknik yapmak için birbirlerine söz bile vermişlerdi. Hatta İngilizler İstanbul’da kullanmak için, 10 şilinlik banknotlarının üzerine Osmanlıca “60 gümüş kuruş” yazarak, paralarını dahi hazırlamışlardı.

  

Ancak gelin görün ki, kuvvet dengeleri arasında korkunç uçurumlar vardı. Her türlü askeri malzeme bakımından gayet iyi düzeyde olan modern düşman ordusuyla; topu-tüfeği sayılı, siperleri ve silahları zayıf, yarı aç ordumuz güya savaşıyordu. Ordumuzun en yeni topu üzerinde yapım yılı 1885 yazılıyken; düşman topları ise saatte sayısız seri atışlar yaparak mevzilerimizi dövüyor, cehenneme çevirircesine kan kusturuyordu. Hatta ne hazindir ki, top yetersizliğinden dolayı, hiç olmazsa aldatıcı olsun diye bazı mevzilere soba borusu yerleştirilmişti. Siperler için yeterli kum torbası ise hiç bulunamıyordu. Bazen İstanbul’dan birkaç yüz torba getirildiğinde, bırakın kum torbası olarak kullanmayı, askerlerin harap elbiselerinin tamirine ancak yetiyordu.

 

Bu savaşın, silahla iman gücünün çarpışmasından başka bir anlamı yoktu. Birisinin elindeki en büyük kozu askeri gücü, bundan tamamen mahrum olan diğerinin ise yegâne sığınağı iman kalesi idi. Mehmetçikler “gök ekinler gibi” biçilmek pahasına Allah yolunda bedenlerini feda etmiş ve korkusuzca ölüme yürümüşlerdi.

 

İngiliz Başkomutan Hamilton bu hakikati şöyle itiraf ediyordu: “Türkler hücuma kalktıkları zaman, ‘Allah Allah’ deyip Rablerinden yardım diliyorlardı. İşte bu Allah sevgisi ve inancı Mehmetçiği galip getirmiştir.”

 

İngiliz yazar Michael Hickey ise Gelibolu isimli eserinde; “Biz en büyük hatayı Türk ordusunun gücünü küçümsemekle yaptık. Türk askerinin büyük vatan aşkını fark edememiştik” sözleriyle bunu doğrulamaktadır.

  

Çanakkale savaşı, kahraman ecdadımızın batının son haçlı seferine karşı verdiği bir ölüm kalım savaşı idi. Yedi düvele karşı âdeta etten ve kemikten bir müdafaa harbi idi.

 

Mehmetçiğin canını dişine taktığı, ölümü âsude bir bahar gibi gördüğü savaştı Çanakkale. Bu canhıraş gayrete rağmen gücünün tükendiği, çaresiz kaldığı demlerde ilahî yardımlar ile teyid ve taltif edildiği savaştı.

 

Bu hakikatlerin pek çoğunu düşmanlar da itiraf etmekteydi. Nitekim Hamilton şöyle demiştir:  “Bizi Türklerin maddî gücü değil manevî gücü yendi. Onların atacak barutu bile kalmamıştı. Lakin biz gökten inen güçleri müşahede ettik.”

 

Yine Çörçil (Churchill) bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz? diye sıkıştırılınca şu cevabı vermiştir: “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil Tanrıyla harb ettik, herhalde yenildik.”

 

Bu ilahî yardımlardan bizim için en şereflisi hiç şüphesiz iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Mehmetçikle beraber olması, kendisine yapılan istimdada cevap vermesidir. Nitekim savaşın çok kızıştığı bir esnada, stratejik mevkilerimizi teker teker kaybettiğimiz bir hengâmede, Binbaşı Lütfi Bey “Yetiş ya Muhammed, yetiş Ya Muhammed, kitabın gidiyor!” feryatları ile düşman saflarına hücum etti. Onun bu feryadı, yüreği Peygamber sevgisi ve Kur’an hürmeti ile dolu Mehmetçiğimize çok tesir etti. Onlar da vecd içinde, ölümüne düşman siperlerine hücum ettiler. Neticede kaybettiğimiz yerleri geri aldığımız gibi birkaç siper de fazladan kazandık. Peki, Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] bu veya buna benzer istimdâtlara cevap verdiğini nereden biliyoruz?

 

Menkıbe

 

Yıl 1930. Cemal Öğüt Hoca hacca gider. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] türbedarının kendisine gösterdiği aşırı hürmete şaşırır ve sebebini sorar. Türbedar, “Türkleri sevmem için bir tek hatıram bile yeter” der ve anlatmaya başlar:

 

1915 yılıydı. Hindistan’dan gelen veli bir zât Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] kabri başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazına düğümleniyordu. Sebebini sordum.

 

Bana Ravza’ya her gelişinde Peygamberimizle [sallallahu aleyhi vesellem] mana âleminde görüştüğünü fakat bu sefer Efendimizi [sallallahu aleyhi vesellem] hissedemediğini söyledi. ‘Ya benim kalp gözüm köreldi ya da Efendimiz şu an kabr-i şerifinde değil; bunun sebebini bilemediğimden ağlıyorum’ dedi.

 

Bir şey diyemedim. Fakat onun sözleri kalbimde ve zihnimde yer etti. O gece Rasulullah Efendimizi [sallallahu aleyhi vesellem] rüyamda gördüm. Sabahki hadise aklıma geldi. Ben sormadan Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] izah etti:

 

‘Hissedilen doğrudur. Ben şu an Medine’mde değilim. ÇANAKKALE’deyim. Zor durumda olan asker evlatlarıma yardım ediyorum.’ İşte sizler Çanakkale’de Efendimizin [sallallahu aleyhi vesellem] yardımına mazhar olmuş bir milletsiniz. Size olan sevgimin sebebi budur.

 

Bir diğer hadise de savaş esnasında Yarbay Hasan Bey’in başından geçiyor.

 

Kalbi engin bir şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kanlar ve irinler akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü.

 

Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde dönerken olayı takip eden Hasan Bey atından atladı. Akan kanlarına ve irinlerine aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu.

 

Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu. Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti.

 

Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevk ediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı.

 

Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile iyilikbilirliği, kadirşinaslığı yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi.

 

Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, melül melül gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:

 

“NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH?”

 

Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı.

 

Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayakucunda ruhunu teslim etmişti. Önce Peygamberimizin ağuşunu (kucağını) açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayakucuna sadık dostu Canberk’i…

 

Çanakkale’de Allah’ın izniyle Efendimiz’den  [sallallahu aleyhi vesellem] başka meleklerin ve evliyaullahın da yardımları görülmüştür. Savaşa katılmış olan Lâdikli Ahmed Ağa, isminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zâtın cehennemî bir çatışma ortasında, herkesin susuzluk çektiği bir anda askerlerimize su dağıttığını, bu sudan kendisinin de içtiğini söylemiştir. Kaşıkçı Dede, sudan matarasına da koyup “Eğer yaralanırsan bu suyu yarana sür” demiş ve bir iki defa yaralanan Lâdikli Ahmed Ağa suyu yarasına sürünce çok kısa sürede iyileşmiştir. Kaşıkçı Dede, savaştan yıllar önce vefat eden ve Kilitbahir’de medfun bulunan bir Allah dostudur.

 

DÜŞMAN YUTAN BULUT

Çanakkale’de ilahî yardım olağanüstü tabiat hadiseleri şeklinde de tezahür etmiş ve bunların çoğuna düşman askerleri de şahitlik etmiştir. Üç Anzak askerinin (Feiçhardt, D. Nevnes, J.L. Newman) yemin ederek ve Anzak Sahra Birliği’ndeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir:

 

İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler. Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan Norfork Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir. 267 kişilik bu birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgâra rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 metre uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafına doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.

 

Bulutla gelen bir diğer ilahi tecellî de şudur: Bayram namazını kılmak isteyen askerlerimize komutanları izin vermiyordu. Zira toplu halde namaz kılmak düşman için bulunmaz bir fırsat olurdu. Arefe günü hava açık olmasına rağmen bayram sabahı siperlerimizin üstüne bulutlar çökmüştü. O derece ki, düşmanın, askerlerimizi görebilmesine imkân yoktu. Bu vaziyete askerlerimiz çok sevinmişti. Artık bayram namazını kılabilirlerdi. Huşû içerisinde namazlarını kıldılar. Ardından vecd ile bayram tekbirlerini getirmeye başladılar. Hep bir ağızdan dalgalanan tekbirin sadası ta düşman siperlerinden duyuluyordu. İşte bu esnada düşman saflarında karışıklıklar baş gösterdi. Silah sesleri duyuldu. Meğer İngilizler, Müslüman sömürge ülkelerden asker toplarken onları kandırmışlar, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı, halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşa gidiyoruz” demişler. “Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi” gibi dalgalanan tekbirin sadasını duyan Müslüman sömürgeler, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlamışlar ve siperlerinde İngilizlere isyan etmişler. İngilizler ise bu askerlerin bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine sevk etmiş.

 

Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan’da hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri rüzgârın tesiriyle değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan –şimdiki ismi Anzak koyu olan- tepelik alana çıkartma yapmışlardır.

 

Rüzgârla ilgili bir diğer hadise de şudur: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Çörçil, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş, bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denizdeki varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî mekir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizler, bu menhus emellerine, Allah’ın ecdadımıza olan inâyeti sebebiyle ulaşamamışlardır.

 

"Çanakkale Geçilmez’in Geniş Mânâsı"

 

Bütün bunlar ne için yapılıyordu? Neyin uğruna tatlı canlar kurban ediliyordu? Candan ve canandan çok daha sıcak gelen, insanları öbek öbek kendisine çeken bu cazibe ne idi? Tabii ki, “Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” diyen İslâm Şairi Mehmed Akif’in ifadelerinde kendini gösteren din ve devletin bekası içindi.

 

Bunu en güzel surette, oğlunu cepheye gönderirken sarf ettiği şu sözlerle bir Osmanlı ninesi bayraklaştırmıştır: “Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin!. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun!. Öl de köye dönme!..”

 

Çanakkale’de bir şehidin mektubunda da şöyle yazıyormuş: “Anne, ben ayağımdan yaralıyım. Bir başka kurşun daha yersem, dayanacağımı sanmam. Size vasiyetim, beş vakit namazınızı kılın, borçlarımı ödeyin. Hepinize elveda...”

 

“Çanakkale Geçilmez” sözüyle şahikalaştırılan büyük destan işte böyle yazılmış, bu şuur ve sarsılmaz iman ile kazanılmıştır.

Çanakkale Zaferi, daha sonra Anadolu’da benzer bir varlık-yokluk mücadelesinin verildiği İstiklâl Harbi’nin muvaffakiyetle sonuçlanmasında ise moral güç vazifesi görmesi bakımından önemli bir yer edinmiştir. Hâkim kanaate göre bu zafer, İstiklâl Harbi’nin ilk altın halkası olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda öne çıkan komutanların yıldızı burada parlamış; Anafartalar, Arıburnu ve Conkbayırı gibi mevkilerde verilen kahramanca mücadeleler İstiklâl Harbi’nin kazanılmasına bir tür prova teşkil edip, zemin hazırlamıştır.

Tarihimizin en şanlı devleti, muhteşem bir finalle sahneden çekilirken yerini; son durum mevkiindeki Çanakkale’de yeni bir devlete bırakmıştır. Milletimiz, cihan devleti nihayete erse bile asla din ve devletsiz kalmayıp ebed müddet payidar olacağını; bağrında filizlendirdiği yeni devletin doğuşunu Çanakkale’de bütün dünyaya muştulamakla bir defa daha göstermiştir. Bin yıldan bu yana Anadolu’nun tek varisi olduğunu ve hürriyet ve istiklaline hayatı pahasına da olsa gölge düşürmeyeceğini cümle âleme tekrar ispat ve ilan etmiştir.

Çanakkale’de savaş esnasında yaşanılan sayısız fevkalade hadiseden başka savaş sonrasında da pek çok olağanüstü hadise vukû bulmuştur. Cesedi bozulmamış şehitlerimiz, tüfeğini bırakmayan askerimiz, akşamları görülen nöbet mangası, daha neler, neler… Yaşanılan, şahit olunan bu hadiseleri anlatmak başlı başına bir yazı konusu olacak kadar fazladır. Savaştan sonra ortaya çıkan bu ilahî tecellilerin belki bir hikmeti de bizlerde Çanakkale ruhunu, Çanakkale şuurunu daima canlı tutmak, o ruhtan, o şuurdan asla kopmamak içindir.

Hiç unutmamalıyız ki Allah Teâlâ kendi yolunda birlik içinde ve samimi duygularla yapılan gayretleri asla boşa çıkarmamaktadır. Müminlerin güçlerinin tükendiği, yapabilecek bir şeylerinin kalmadığı pek çok durumda ilahî yardımıyla, manevî ordularıyla onları teyit etmektedir. İslam tarihinde bunun Çanakkale’den başka daha sayısız misali vardır. Müminlerin tefrika içerisinde olduğu, ihmalkâr davrandığı durumlarda ise ilahî yardımdan nasiplenemedikleri de bir gerçektir. Bu sebeple tefrikaya sebep olabilecek fitnelere kapılmadan Allah yolunda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O zaman zâhir veya bâtın pek çok ilahî lütfa nâil olacağımız muhakkaktır.

 

Allah Teâlâ, sadatların dua ve bereketiyle bizleri dininden, dinine hizmetten ve dinine hizmette canını zevkle feda edebilen ecdadımızın yolundan ayırmasın. Âmin.



[1] Bakara 2/154

[2] Ebu Davud, Cihad 25.

[3] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/131.

[4] Ebû Davud, Cihâd, 28; İbn Hibban, es-Sahih, nr. 4660.

[5] Son Nefeste İman, Hüseyin Okur, Semerkand Yay.

[6] Al-i İmran, 3/169-171

[7] İbn Mace, Cihad, 16.

[8] Razî, Tefsiru’l-Kebir, IX, 95.

[9] Ebû Davud, Cihad, 27.

[10] Bk. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 511; Gazalî, İhya-u Ulûmi’d-Din, III, 10

[11] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad, 2.

[12] İbn Kayyım, Zadu’l-Mead, II, 38.

[13] Tirmizi, Diyât, 22

[14] Müslim, İman, 225; Nesei, Tahrim, 21.

[15] Buharî, Libas, 75, Diyat, 23; Neseî, Kesame, 47; Ebû Davud, Edep, 136

[16] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/237.

[17] Hûd, 11/114

[18] Tirmizî, Birr, 55; Darimî, Rikak, 74; Müsned, V, 153; 158.

[19] En-Nevevî, el-Mecmu’, V, 261; Askalanî, Fethu’l-Barî Şerhu Sahihi’l-Buhari, III, 269. Ebu Tayyip Sedik,  el-İbretu, 192. Ömer Nasuhi Bilmen

    İlmihalinde, ahiret şehitlerinin şehit sevabına nail olabilmeleri için dinî vazifelerine riayetkâr olmaları gerektiğini belirtmektedir. Kamil şehit için ise,

    böyle bir şart koşmamaktadır. Büyük İslam İlmihali, 250.

[20] İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtar, III, 524; Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, II, 561.

[21] Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, VII, 23.

[22] Müsned, I, 266.  

[23] es-Saatî, el-Fethu’r-Rabbanî, XIV, 28; İbn Kayyım, er-Ruh, 262.

[24] Tirmizî, Fedailu’l-Cihad, 14.

[25] İbn Kayyım, er-Ruh, 263.

[26] Müsned, IV, 185; Darimî, Cihad, 19.

Bu yazı 8491 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit




Tarihden

Anadolu'yu İrfanla Mayalayanlar

Anadolu'yu İrfanla Mayalayanlar Tarihimize tasavvufi açıdan kısa bir bakış yapmaya var mısınız?

Milli Mücadele'de Sufilerin Rolü hakkında bilgi verir misiniz?

Milli Mücadele'de Sufilerin Rolü hakkında bilgi verir misiniz? Milli Mücadele'de tarikat ehlinin mücadelelerine bazı örnekler..

SEMERKAND KÖŞESİ

Söz ve Resim
Aşk bir güneşe benzer, aşık olmayan gönül bir katı taşa benzer.

Yunus Emre

BEŞİR DERNEĞİ

SÖZLÜK

(c) Web sitemizin Semerkand Şirketler Grubu gibi bir kuruluş ile resmi bir bağı kesinlikle yoktur, tamamen kişisel çabalarla kurulmuş bir web sitesidir. Ancak istifade edilmesi için yazı ve linklerini kaynak belirterek yayınlayıp, destek verdiğimizde olabilir. Ayrıca diğer kaynaklardan, ehli sünnet çizgisinde gördüğümüz çalışmaları kaynak göstererek sitemizde yayınlamaktayız. Niyetimiz, sayısız faydasını gördüğümüz, Kuran ve Sünnet esaslı bu yüce Nakşibendi yolunu insanların tanıması ve istifade etmesine vesile olabilmektir. Sitemizden emeğe saygı çerçevesinde kaynak göstererek her türlü alıntı yapılabilinir. www.NaksibendiTarikati.com
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Alt Yapı: MyDesign - Dizayn ve Hosting: Ri-Mer Bilişim