Nakşibendi Tarikatı - Öz değerleriyle birlikte.
ANASAYFA SİTEDE ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE SORU SORUN? İLETİŞİM

GALERİ

ANKET

Yeni web sitemizi nasıl buldunuz?





Tüm Anketler

SİTEDE ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZE ZİYARETLER!

 
Bugün Tekil98 
Bugün Çoğul201 
Toplam Tekil 6410607 
Toplam Çoğul9704469 
Ip 5.2.81.1

REKLAM

 

DESTEK

Asrın gönül mühendisi : Muhammed Raşid Erol Ks.

Asrın gönül mühendisi : Muhammed Raşid Erol Ks.

Tarih 17 Ocak 2019, 10:33 Editör

İsmail Kıran'ın 2015 yılında kaleme aldığı ve bir sunum yaptığı Menzil ve Sultan Hz. yazısı...

İsmail Kıran'ın yazısı:

Erol ailesi, Nemrut Dağı’nın eteklerinde adeta “provan dünya”nın Tanrılarına meydan okurcasına Menzil Köyü’nü inşa etmişlerdir. Bu dergâh, model olarak klasik tekke formatındadır ve bu yapı içinde irşat, yüzyıllara dayalı kadim geleneğin bir devamı olarak varlığını sürdürmüştür.

Bir yıl içinde bu dergâha en az yarım milyon insan uğramaktadır. Bu büyük kitlenin içinde özellikle alkol ve kumar bağımlıları, çocuğu olmayan aileler ile yeni bir hayata başlamak isteyenler başı çekmektedir. Dergâh, buraya gelenler için “tövbe kapısı” niteliğini taşır ve onlara uygun görülen sıfat ise “sofu”luktur. Gelenlerin tamamının hikâyesinin aynı olmasını onları birleştiren dergâhta anlamak mümkündür.

Dergâhın en tepesinde “mürşit,” onun altında ise halifeler bulunur. Mürşidin icazet verdiği halifeler farklı bölgelerde yerleşir ve yeni tekkeler açarak irşat vazifesini eda ederler. Bu dergâhın bilinen en tanınmış mürşidi ise Muhammed Raşid Erol’dur.

Muhammed Raşit Erol’un sahip olduğu tevazu toprağın ruhundadır. Tövbelerin bile tövbeye muhtaç olduğu bir zamanda yerlere serdiği bedeni üzerinde binlerce gül yetiştirmiştir. Bir marangoz ustası edasıyla işlediği kütüklerden kapasitelerine göre kayıktan tutun büyük gemilere kadar çeşitli deniz araçları imal etmiştir. Zaman kavramında gecikmenin olduğuna inanmadığı için de bunları hakkın ve hakikatin temsilciliğini yapsınlar diye “umman”lara bırakmıştır. Onun “gönüllerin mühendisi” oluşu bu nedenledir.

1.Giriş

Son durak manasına gelen yüzyıllık Menzil’in şiarı “Ne olursan ol gel ama geldiğin gibi gitme” olmuştur. Buraya gelenler Menzil’e değil, kendilerine gelmek için gelmişlerdir. Menzil, şahıslara ait değil şahısların ona ait olduğu bir yerdir. Kalpler, her zaman huzur bulmak ister. Menzil, kalp huzuruna erişilen ve kalbin yeniden uyanacağı yerdir.

Bir taraftan sarhoşluğun bile sarhoşluğu unutturduğu bir zamanda ilahi davet uğruna neredeyse bütün şehirlerden Menzil’e varanlar için orası damla damla gam, oluk oluk gözyaşı dökenlerin anılar yurdudur. Ama Menzil’in imdadına yetişemediği insanlar ise bazen hırçın ve bazen de mahzundurlar.

Biçare ailelerin onlarca evler inşa etmelerine rağmen oğullarının gönül sarayını viran ettikleri bir zamanda Menzil, dağılan ailelerin toparlayıcı sarayı olmuştur.

Alkole sığınanların birinci nedeni kaçış ikinci nedeni ise korkularıdır. Bu, unutmanın imkânsızlığını yaşamaktır. Bu durumda olan kimseler kaçmak istedikleri halde ayakları kendilerine itaat etmemiş Menzil’e uğradıktan sonra bedenleri zelzeleye tutulmuş gibi titremeye başlamıştır.
Menzil, binlerce tövbelinin kendi tövbesine inanamaması sonucu varılan yerdir. Çünkü tövbe yeniden başlamaktır, kaldığı yerden devam etmek değildir. (Aykaç, 2014: 249)

Menzil, ruhu ve aklı körelmiş hasta insanlar için inşa edilen manevi bir hastanedir. Bu hastanenin baştabibi olan Muhammed Raşid Erol’un şefkati, nazarı ve tebessümü oraya gelen insanların şifa bulmasına yetmiş ve bu onun “zamana mühürlediği “sır”rı olmuştur.

Menzil, en azılı ateistinden yaşamaya dair hiç bir ümidi kalmamış hastalara kadar her kesimin bu manevi iklimde tabiatına uygun bir şekilde şifa bulmaya geldiği yerdir. Menzil, bu nedenle huzursuz bir uykudan sonra huzurlu bir uyku uyumak isteyen sevdalara ram olmuştur.
 
2.Yaşamı

Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni, Birinci Dünya Savaşı sırasında dünyaya gelmiş, altı yaşındayken hem annesini ve hem de babasını kaybetmiştir. Dedesi onlara bakmış ama o da iki yıl sonra vefat edince kız kardeşleri ve babaannesiyle yalnız kalmıştır. Savaşın meydana getirdiği darboğaz onları da ekonomik açıdan sıkmış ve akrabalarının yardımıyla hayata tutunmaya başlamışlardır. 
Rusların Anadolu’ya girmeleri üzerine köylerini terk etmiş “Hazret” lakaplı Şeyh Muhammed Diyauddin’in ikamet ettikleri Siyanüs Köyü’ne gelmişlerdir. Hazret, gerek babası Seyyid Muhammed ve gerekse de dedesi Seyyid Ma’ruf’a muhabbet beslediğini bildiği için babaannesi, torunu Seyyid Andülhakim’i, Hazret’in hizmetine vermiştir. Hazret, onu evladı gibi sevmenin yanı sıra onu korumuş kollamış ve aynı zamanda ona mürşit olmuştur.

Allah dostları ya rahmetin merkezinde yaşarlar ya da zulmetin kol gezdiği yerleri abat etmeye gelirler. Nerede maneviyat çökmüşse, gönül evlerini oraya inşa ederler. Ne zaman bir milletin üzerinde kara bulutlar dolaşırsa, önce yağmur gibi rahmet olur sonra güneş gibi açarlar.(Aykaç, 2014: 73)

Seyyid Abdülhakim’in babası Seyyid Muhammed, Hazret’in halifesi olmuş, ondan halifelik aldığı halde “Siz hayattayken ben halifeyim diye gezinemem. Ben vefat edersem bunu açıklarsınız, siz vefat ederseniz vasiyet edersiniz fakat ben söyleyemem” diyecek kadar alçakgönüllü birisiydi.
Adaba göre şeyhi hayatta iken irşada başlamak uygun değildi. Ama şeyhi isterse bu gerçekleşebilirdi. Nadiren de olsa çok kabiliyetli zatlara şeyhleri hayatta iken irşad izni verilirdi. Seyyid Abdülhakim bu zatlardan biriydi.

Seyyid Abdülhakim zaman zaman istihareye yatar işaretler almasına rağmen nefis rüyalar âlemini mesken edebilir gerekçesiyle itibar etmezdi. Ama bu sefer farklıydı. 1930 yılında namaz kıldırdığı derme çatma camide namazın vaktinin gelmesini beklediği sırada ibadetin hazzının tefekkürde olduğuna inanarak tefekkür âlemine daldığı sırada ve mana âleminde gözleri kapalı olduğu sırada birinin kendisine dokunmasıyla uyanmıştır. Gözlerini açtığında aynı adamın kulağına eğilerek “Bir erkek evladınız dünyaya geldi” dediğinde yüzünde tebessümü dişlerini görünecek şekilde belirlemiş, derin bir nefesle beraber “elhamdülillah” dedikten sonra adama “İyiler mi?” diye sorduğu zaman adamın evet anlamında kendisine başını salladığını görmüştür. (Aykaç, 2014: 19)

Muhammed Raşit dünyaya geldiğinde babası onu sardıktan sonra sevincini ve kaderini çok sevdiği Hazret’in kapısında paylaştığı için onun evine gitmiş, kendisine açılan kapıdan içeri girdikten sonra kucağındaki bebeği büyük bir edeple Hazret’e takdim etmiştir. Hazret, büyük bir tebessümle bebeği kucağına aldıktan sonra evvela sağ kulağına ezan sonrada sol kulağına kamet okuduktan sonra yanında bulunan herkesin duyacağı şekilde sesini yükselttikten sonra bebeğe bakarak ismini “Muhammed Raşit” koymuştur. Siyanüs Köyü’nde hep beraber dua ettiklerinde tarihler 23 Mart 1930 yılını gösteriyordu. (Aykaç, 2014:  22)

Muhammed Raşit, iki yaşındayken aile Siyanüs Köyü’nden Taruni Köyü’ne göç etmiştir. İki yıl sonra Şeyhi Hazret vefat edince Seyyid Abdülhakim manevi bir yıkım yaşamış sonra Suriye’de bulunan Hazne Köyü’ne giderek Şeyh Ahmed’e intisap etmiştir.

Seyyid Abdülhakim, erken yaşta babasını kaybettiği için babasına duyduğu hasreti oğlu Muhammed Raşid’i severek gidermeye çalışırdı. Eşi Fatıma bu sevgiyi Hz. Yakub’un Hz. Yusuf’a olan sevgisine benzetirdi.

Ailenin geldiği üçüncü köy Bilvanis Köyü’dür. Muhammed Raşid, 16 yaşına geldiği zaman babasının teklifi üzerine kendilerine bağlı ve aynı zamanda seyyid olan Dilbey Köyü’nde Hacı Şeyho’nun kızı Seyyide Sakine ile evlenmiştir.

Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi, Hizan Köyü’nde olduğu için Gavs-i Hizani diye anılırdı. Gavs Hazretlerinin de Bilvanis Köyü’nde olması ve burada irşada başlaması nedeniyle Gavs-i Bilvanisi olarak anılmıştır. (Aykaç, 2014: 43)

Gavs, uzağı gören ve hidayet pınarının bekçisi demekti. Allah dostlarına sultan ve mehdi gibi bir sıfat yakıştırıldığı zaman onlar bundan rahatsız olurlar. Fakat gavslık farklıdır. Bu öyle bir makam ki ona gavs diye hitap edildiği zaman Allah dostu sukut eder. Ben gavs değilim diyemez eğer derse yalan söylemiş olur. Çünkü sadece gavs olana gavs denilir. Har gavs kutuptur ama her kutup gavs değildir. Her zamanın bir gavsi vardır o da kendi zamanının gavsidir. Öyleleri de vardır ki, bu iki makama birden sahiptirler “kutbu’l-irşad” denilir.

Kasrik Köyü’nün ağalarının ve beylerinin daveti üzerine bu köye göç etmişlerdir. Köyün tamamı seyyid olduğu için dışardan kız alıp vermedikleri içinde herkes birbiriyle akraba ve aynı zamanda birbirinin mirasçısıydı. Seyyid oluşlarıyla övünürler ama bunu kibir noktasına götürmezler. (Aykaç, 2014: 51)

Siyanüs, Taruni, Bilvanis, Kasrik, Gadir ve nihayet Menzil köyleri birbirlerini takip etmiştir. (Kınacı, 2013: 14) Allah dostlarının hayatları Peygamberimizin hayatına benzer. Peygamberimiz doğup büyüdüğü Mekke’den göç etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bunun onlarca nedeni olabilir ama en önemli nedenlerden biri onun çocukluğuna ve gençliğine şahit olmuş insanların onun büyüklüğünü kavrayamamaları ona hala çocukmuş gibi davranmalarıdır. (Aykaç, 2014: 1029) Bazen insanın kimi kimsesi varken de anlaşılamadığı zaman kimsesizler gibidir. Bunun için de kendini göçe zorunlu kılar.

Böylece varılan son durakta Nemrut Dağı’nın eteklerinde adeta “provan dünya”nın Tanrılarına meydan okurcasına Menzil Köyü’nü inşa etmişlerdir. Kurulan dergâh, klasik tekke formatındadır ve bu yapı içinde irşat, yüzyıllara dayalı kadim geleneğin bir devamı olarak varlığını sürdürmüştür.
 
3.Nakşilik

Nakşibendi’ye tarikatı, ana vatanı Orta Asya’dan Necmeddin Kübra’ya (1145-1221) nispet edilen Kübreviyye ve Hoca Ahmed Yeseviye (v.1166 ) nispet edilen Yeseviyye başta olmak üzere hemen hemen diğer bütün tarikatların yerini almıştır. Nakşibendi’ye tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibendi’nin halifelerinin çoğu Buhara veya çevresindendi ve Mavaraünnehir’in Farsça konuşan halklarına mensup olmuşlardır. (Algar, 2006: 338)

Nakşıbendiyye’den sonra da İmam-ı Rabbani ile anılan Müceddidiye, Mevlana Halid ile anılan Halidiye kolları da Nakşibendi’ye tarikatının usul ve esasları üzerinde kendilerini zaman içerisinde geliştirmişlerdir. Nakşibendi’ye yolu Muhammed Bahuddin Nakşibendi Buhari (v.791/1389) tarafından kurulmuştur. Nakşibendi’ye tarikatının Müceddidiye koluna bağlı Abdullah Dehlevinin halifesi olan Mevlana Halid Şehrezori El Bağdadi (v.1242/1816) döneminde Nakşi Tarikatı dünyanın en yaygın tarikatı haline gelmiştir. Müceddidiye yolunun takipçisi olan Mevlana Halid çok sayıda halife yetiştirmiştir.

Nakşibendi tarikatını diğer tarikatlardan ayıran özellik, gizli (hafi) zikir anlayışıdır. Bu anlayış, peygamber tarafından Ali’ye açık (cehri) zikir olarak tavsiye  edilmiş ve ondanda evlatlarına nakledilmesi istenmiştir.  Ebu Bekir’e ise hicret esnasında gizli zikir verilmiştir. (Algar, 2012: 18)
Mevlana Halid el-Bağdadi ile birlikte Nakşibendi’ye hemen hemen bütün Arap topraklarında, Türkiye’de ve Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde Müceddidiliğin yerini almıştır. Nakşıbendiyyenin Halidi kolu, Doğu Anadolu bölgesine Hakkâri üzerinden yayılmıştır.

1800’lü yılların başında Doğu ve Güneydoğu’da önemli politik ve sosyal değişimler yaşanmış o zaman özerk bulunan beylikler, emirlikler Osmanlı merkez yönetimi tarafından ortadan kaldırılmıştır. Diğer yandan Mevlana Halid-i Bağdadî, Nakşibendiliği Hindistan’da Şah Abdullah Dehlevî’den vekâlet alarak Doğu ve Güneydoğu’ya getirmiş bu tarikatın Anadolu’da Irak ve Suriye’den hızlı yayılmasını sağlamıştır. 1830’da daha başka emirliklerin de (Botan ve Ravendiz emirlikleri) ortadan kaldırılmasıyla Doğu ve Güneydoğu’da tam bir otorite boşluğunu ortaya çıkarmıştır. Bu boşluk ağalar tarafından doldurulamadığı gibi Kadirî şeyhleri tarafından da doldurulamamıştır. İşte bu sırada karizmatik ve menkıbevi bir kişiliğe sahip olan Mevlana Halid-i Şehrezori ile Nakşibendilik, bölgeye yeni bir dinamizm sağlamıştır. (Yüksel, 1993: 82)

Nakşibendiliğin Doğu ve Güneydoğu’da yayılmasının diğer nedenleri şöyle sıralanabilir:
Nakşibendilikte şeyhlerin halife atayabilmesi ve halifelerin ulemadan olması,
Bölgede çok sayıda tekke ve zaviyenin açılması,
Kadiri şeyhlerinin, Nakşibendiliği kabul etmesidir.

Tüm bu faktörler Doğu ve Güneydoğu’da “Nakşibendî Aristokrasi” sini oluşturmuştur. Nakşibendî aristokrasisi, aşiretler üstü dini ve siyasi ve toplumsal yapısıyla bölgedeki aşiret yapısına dayanan toplumsal ve siyasi sistemin çözülüş sürecini başlatmıştır. Aşiretler arası süregelen kan davaları, anlaşmazlıklar, dağlık yörelerdeki soygun ve yağmacılık, büyük ölçüde azalma göstermiştir. Nakşibendî aristokrasisinin aşiretler üstü dini ve siyasal gücünün eski yapıyı çözmesiyle birlikte bölge insanında eskiye nazaran daha fazla bir kentlileşme baş göstermiştir.

Aşiret reislerinin ve beylerin halka yaptıkları haksızlık ve zulme karşı çıkılmış, halkı onlara karşı korumaya çalışmışlardır. Bunun yanında ilmî konularda da halkın daha da aydınlanmasına çalışmışlar ve onların dini bağlarını güçlendirmişlerdir. Bölge halkı, Nakşî ocaklarının çalışmaları ile dine daha da bağlı hale getirilmiştir. Kan davaları sürse de eskiye nazaran bir ölçüde azalmıştır. Mevlana Halid-i Bağdadi’nin bir rivayete göre 300, diğer rivayete göre 60 halifesini Ortadoğu’ya, Asya’ya ve Afrika’ya göndererek oralarda yaşayanların hidayete ermesine vesile olmuştur.
Siyasi ve dini yerel otorite haline gelen Nakşibendî aristokrasisi, Doğu insanının daha dindarlaşmasına yol açmış ve Doğu’nun modernleşmemesinde önemli roller oynamıştır. Çünkü 19.yy’ın ilk çeyreğinde başlayarak 1960’lı yıllara kadar Nakşibendî aristokrasisi İslami muhafazakâr kimliği ile Doğu’da modernleşmeye karşı durmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerindeki batılılaşma çabaları, Tanzimat ve Meşrutiyet hareketleri Doğu’da fazlaca bir yankı bulmamıştır. Osmanlılarda II. Mahmut döneminde simge haline getirilen fes, Doğu vilayetlerinde hiçbir zaman sarığın yerini alamamıştır. Bölgede fes, sadece askerî ve mülkî erkânlarca kullanılmış halkça benimsenmemiştir. (Yüksel, 1993: 105)

Ancak 1930’lı yıllardan itibaren tarikatlara uygulanan baskılar Halidi şeyhlerinin etki alanını daraltmış, medreseler işlevsizleştirilmiş ve buradan doğan boşluğu daha az vasıflı yeni kuşak şeyhler doldurmuştur.

Hatta halk arasında İslami anlayışın yaşamasında ve yayılmasında çok önemli roller oynayan tarikatlar çalışmaları yasaklandığı için illegal olarak çalışmaya devam etmişlerdir. Kapatılan tekke ve zaviyelerin yerini önemli oranda camiler almış ve tarikat liderleri genellikle cami imamlığı gibi vazifeler alarak tarikat çalışmalarını cami sohbetleri görünüşlü olarak sürdürmüşlerdir. Bu dönemde bazı İslamcılar kültürel faaliyetlere yönelirken özellikle kapatılan medreseler Doğu'daki aşiret hayatının dışa kapalılığından yararlanarak illegal olarak çalışmalara devam etmişlerdir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde İslami inanç güçlü bir şekilde yaşanmıştır. Sözü edilen iki bölgede “geleneksellik” ve “muhafazakârlık” düzeyi Türkiye’de bulunan diğer bölgelere göre daha yüksektir. (Bruinessen, 1995: 17-47) İki bölge yüzyıllardan beri dinsel homojenliği sıkı bir şekilde korumaya devam etmiştir.

Her türlü baskıcı dayatmaya rağmen Tillo, Norşin, Van ve Menzil’de bulunan medreseler dini tedrisata her zaman devam etmişlerdir. Saki Erol’un ifadesiyle irşad halkası babadan oğula ya da kardeşten kardeşe geçecek değildir. Bu manevi veraset yoluyla elde edilebilen ve çalışılarak ulaşılan bir nimettir. (Tarikatı-ı Aliyye Nakşibendiyye, 28 Şubat 2013) 

Cumhuriyetçi seçkinler ile bazı Batılı entelektüel forumlarda yetişenler İslam’ı ve buna dayalı İslami hareketleri bilmedikleri gibi buna yer yer düşman olabilmişlerdir. Oysa İslam ve onun toplumumuzdaki rolü görmemezlikten gelinemez. Örneğin kırsal kesimdeki dini örgütlenme Nakşibendi tarikatı etrafında biçimlenirken Nurcular, Süleymancılar ve benzeri hareketler şehir merkezlerinde kümelenmişlerdir. (Yavuz, 2005: 6)

Taşrada bulunan Menzil Dergâhına bir yıl içinde en az yarım milyon insan uğramaktadır. Bu büyük kitlenin içinde özellikle alkol ve kumar bağımlıları, çocuğu olmayan aileler ile yeni bir hayata başlamak isteyenler başı çekmektedir. Dergâh, buraya gelenler için “tövbe kapısı” niteliğini taşır ve onlara uygun görülen sıfat ise “sofu”luktur. Gelenlerin tamamının hikâyesinin aynı olmasını onları birleştiren dergâhta anlamak mümkündür.

Dergâhın en tepesinde “mürşit,” onun altında ise halifeler bulunur. Mürşidin icazet verdiği halifeler farklı bölgelerde yerleşir ve yeni tekkeler açarak irşat vazifesini eda ederler. Karizmatik bir lider olan şeyh, tarikat geleneğindeki değişmeleri kontrol eden tek otoritedir. Diğer yanda aynı şeyh, sosyal değişmeye paralel olarak tarikatın misyonunu çerçevelendirme çabasındadır. (Usta, 1997: 149)

Bu dergâhın bilinen en tanınmış ve karizmatik mürşidi ise Muhammed Raşid Erol olmuştur. Onun yaşamı üç dönemde incelenebilir:
1.1930-1968 arası: İlim öğrenme dönemi.
2.1968-1972 arası: Tekke hizmeti, misafirleri ağırlama, onlarla ilgilenme ve Nakşibendi halifesi olma dönemi.
3.1972-1993 arası: 1972 yılında babasının vefatından hemen sonra başlayan irşat vazifesi, 22 Ekim 1993 yılındaki ölümüne kadar kesintisiz 21 yıl devam etmiştir.

Muhammed Raşid’in irşadı üçlü sacayağı üzerine kuruludur: Tövbe, ilim ve zikir. Üç türlü de zikir telkin eder:
1.Kalp zikri,
2.Letaif zikri,
3.Nefyu ispat zikri. (Kutup Yıldızları, 2000: 156)
Muhammed Raşid, fazla konuşmaktan ziyade davranışlarıyla örnek olan mürşitti. Arapça, Türkçe ve Kürtçe konuşurdu.
 
4.Elit İslam ve Halk İslam’ı

Türkiye’de yaşanan iki tür İslam olmuştur. (Gellner, 1994: 23):

1.Sünni veya Ortodoks İslam: Türkler, inanç mezhebi olarak Maturidi, fıkıhta ise Hanefi’dirler. Maturidilik ve buna dayalı Hanefilik gerek inanç, gerek siyaset ve gerekse de hukuk alanında Sünni İslam’ın daha rasyonel bir temele oturan yorumunu ifade ederken, inanç mezhebi olan Eş’arilik ve bunun mezhepleri olan Şafiilik, Malikilik ve Hambeliler ise daha çok nakil yani kitap ve sünnet kaynaklı nasları temel almaktadırlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde ve Menzil’de var olan Nakşilik tamimiyle Şafii mezhebinin temsilcisi olmuştur.

2.Gayri Sünni veya Heterodoks İslam: Eski kabile inanç ve geleneklere kendiliğinden uyarlanmış mistik bir konar-geçer halk Müslümanlığıdır. İki özelliği dikkat çeker. Birincisi senkretik(bağdaştırmacı) yani gittiği her yerde çok geniş inanç yelpazelerini kolayca özümsemesi ve kendi bünyesine mal etmesi, ikincisi ise ihtilalci ve mehdici bir ideolojiyi kendi bünyesinde barındırmasıdır.

Gellner’e göre kabile örgütlenmeleri mistik-tasavvufi İslam’a daha fazla rağbet etmektedirler. Bunların okuma ve yazmaları olmadığı gibi kent merkezlerine daha uzaktalar bu nedenle şehir ulemasının rafine ve kitabi İslam’ı onlara hitap etmemektedir. Onlarda bunun yerine kendisine kutsiyet atfedilmiş bir şahsiyetin -bu şeyh veya pir olabilir- merkezinde kurumsallaşmış tekke ya da tarikat İslam’ının bu insan topluluklarıyla kurduğu bire bir bağ ile olmaktadır. Eskiden merkezi hükümet bu kabilelerin yaşadığı uzak yerlere fazlaca müdahale edemediği için bu kabileler arasında meydana gelen ihtilaflar şeyhlerin ve tekkelerin arabulucu rolünü oynamalarıyla çözülürdü. (Atay, 2012: 42)

Bunu tamamlayıcı mahiyette İslam’ın görüntülenmiş biçimleri ise şöyledir:
1.Halk İslam’ı(Popüler İslam): Burada İslam, bir inanç ve sosyal hayat tarzı olarak yorumlanmıştır. İslam’ın kitabi kısımlarına belli ölçülerde uyulmakla beraber daha çok geleneksel yaşantının egemen olduğu ve devreye hurafelerin de karıştığı bir İslam söz konusudur. Halk İslam’ının hem Ortodoks ve hem de Heterodoks boyutu vardır. Bunun en açık örneği “evliya kültü”dür.

2.Kitabi İslam(Medrese İslam’ı): İslam dünyasında Fatımiler ile başlayan medrese geleneğidir. Bu medreseler bir yandan devlet veya resmi İslam’ı diğer yanda ise halkla sıkı ilişkiler kurarak onlar üzerinde etkili olmaya başlamış ve bunların daha çok yaşandığı mekânlar ise şehirler olmuştur.

3.Tekke(Tasavvuf veya Mistik İslam): Yesevilik, Kalenderilik, Haydarilik, Nakşibendilik, Kadirilik gibi tasavvuf çevreleri tarafından yaşatılmıştır. Tekke İslam’ı, Müslümanlığın kelam ve fıkıhla yorumlanan inanç ve toplumsal organizasyon yönüne ağırlık vermiştir. Sanat, mimari, edebiyat ve düşüncede epey etkili olmuş fakat bu müspet yaratıcılığını ve kültüre olan etkisini her zaman sürdürememiştir. Bir takım siyasi ve toplumsal krizler nedeniyle sahip olduğu ince tefekkür esprisini zaman zaman kaybetmiş ve bazen de kaba bir züht (asetizm) çizgisine indirgenmiştir. Bu da onu fanatizme götürmüştür. Aynı sorunu zaman zaman medrese İslam’ı da yaşamıştır. Bunların sonucunda yer yer toplumsal kargaşalar doğmuştur.

4.Devlet İslam’ı(Siyasallaşmış İslam): Sünni İslam, genelde sistematik bir teoloji ve hukuk meydana getirmiştir. Ayrıca çevre kültürlerle yakın temaslar kurmuş bunun sonucunda da devlet politikası haline gelmiştir. (Ocak, 2011: 65)
 
5 Gönüllerin Mühendisi

Seyyid Abdülhakim’in, kişi alnının açıklığını ve ışıltısını ceddinden alır ilkesine sadık kalarak oğlu Muhammed Raşid’e bakışı şöyleydi: “Hem bilirsin Raşidim, babanın evladına duası Peygamber’in ümmetine duası gibidir. Sen benim duamsın, kendisi için dua ettiğimsin. Sen benim bükülen belimi destekleyen asamsın. Sen olmadan hiçbir iş yürümüyor.” (Aykaç, 2014: 62)

Seyyid Abdülhakim’e göre bir mürşit, vefatından sonra ardından kendinden üstün bir mürşit bırakmazsa Allah indinde sorumludur. Duası gerçekleşmiş olacak ki oğlu Muhammed Raşid, müritlere mürşitlik ettiği gibi mürşitlere de mürşitlik etmiştir. (Aykaç, 2014: 137) Herkesin kapısının dışarıya kapalı olduğu ve ancak çalınarak içeriye girilebildiği bir zamanda Muhammed Raşit’in evinin kapısı her iki taraftan da açık kalmış hem de tokmağı olmaksızın.

İslam’ı çok iyi derecede bilen birisinin dahi bir şeyhe bağlanmasında sakınca yoktur. Bir eczacı düşünün ki çeşitli otlardan ilaç yapmasına rağmen eczacı çoğu zaman hastalığı teşhis edemez, reçete almadan bir hastaya parasız dahi olsa ilaç veremez şayet verirse bu hastanın yaşamını tehlikeye sokabilir. Diğer yanda bir hasta olan bir doktor kendini muayene edemediği gibi kendi filmini de çekemez. Bir oğlan eğer ehil değilse rahatsız olan babası dahi olsa onu ameliyat edemez. Âlimleri bu şekilde kıyaslamak gerekir. Mürşitler ehil kişilerdir, insanları gafletten uyandırır yönlerini hakka çevirirler. Vaaz ve nasihatlerle insanları doğru yola getiren insanlar olduğu gibi sohbet etmeden sahip oldukları bir nazar veya yaptıkları dualarla bile insanları hidayete erdiren şeyhler de vardır. Şeyhler, Allah ile kul arasına girmekten ziyade Allah ile kulun arasını yaparlar.

Buna rağmen birileri muhtelif zamanlarda Erol ailesini güvenlik kuvvetlerine şikâyet etmişlerdir. Bunun sonucunda askeri görevliler belli aralıklarla köye gelir ve Muhammed Raşid’i ifade vermeye çağırırmışlardır. Gerekçe ise şuydu: “Bu insanlar buraya neden geliyorlar”. O ise bir gönül kıran Kâbe’yi kırmış sayılır metoduna sadık kalarak sesini çıkarmaz Hz. Ali’nin “İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı” sözünü doğrularcasına.

Muhammed Raşid için kullanılan ifade “malum şahıs”tı. Evinde arama yapan komutan umduğunu bulamayınca “Efendim defalarca buraya geliyoruz, arama yapıyoruz bir şeyler var ki birileri arayıp sizi sürekli şikâyet ediyor. Dağdaki eşkıya, zalim köy ağaları, çeteciler hepsi buraya ziyaretinize geliyor. Buralarda cephanelerini sakladıklarını söylüyorlar. Ne olur artık bizi uğraştırmayın, söyleyin nerede saklıyorsunuz?” O, bu ithamlara çok kızar ve komutana hiddetle “Biz kimseye gelin demiyoruz, insanlar bize misafir oluyor, biz de onları kabul ediyoruz. Bizim devlete başkaldırmak, ihtilal yapmak gibi bir niyetimiz olmadı, olmayacak.” Komutan ısrarına devam edince O, elini sağ cebine atar akik tespihini çıkarır yüzbaşıya doğru sallayarak “İşte bizim mermimiz budur” sonra iç cebinden misvağını çıkarır “Silahımız da budur”. Bunun üzerine komutan bütün hayatı boyunca unutamayacağı cevabı aldıktan sonra köyden uzaklaşır. (Aykaç, 2014: 187)

Oysa şeytan kılıklı insanların cirit attığı bir dönemde ve devletin uzun yıllar copla ve silahla sağlayamadığı asayişi Muhammed Raşit Erol şefkat elini uzatarak yapmıştır. Hem de bu işi din sömürüsüne varmadan.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerindeki kan davası ve arazi anlaşmazlıklarını giderme noktasında âlimlerin etkinliğini ortadayken, Adıyaman’da kan davaları ve terör hadiseleri fazla değildir. Bunda Muhammed Raşid’in etkisi inkâr edilemeyecek kadar büyüktür. Onun bununla yapmaya çalıştığı ölümü öldürmektir.

Şeyhler dini ilimler alanında eğitim almış bunun yanında kendilerine prestij kazandıran keramet ve manevi güçlerle donanmışlık gibi nitelik atfedilen din adamlarıdırlar. Bu güçler, şeyhlerin bilgelik ve önderlik gibi niteliklerini meşrulaştırmıştır. (Mardin, 1992: 87) Muhammed Raşid’in başında bulunduğu dergâhın;
1.Binlerce ziyaretçisi ve buna dayalı bağlısı bulunmaktadır.
2.Diğer Nakşibendi kolları arasında direk bir teması söz konusu değildir. Dergâhın sosyal yapısı Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan insanların sosyal yapısına çok uygundur. Çünkü halka çok açık ve herkes bu tabakaya mensuptur. Oysa diğer Nakşibendi kollarında birden fazla tabakadan söz etmek mümkündür.
3.Dergâh, devletçidir. Her zaman devletin yanında yer almıştır. Türbanın sorun yapıldığı dönemde bile hep devletten yana tavır takınmıştır. Sisteme aykırı bir söylemi hiçbir zaman dillendirmemiştir.

Bu grubun, içten davranması, “devlet yanlısı tutum”a sahip olması gibi nedenler onun Türkiye sathına yayılmasına neden olmuştur. İkinci bir neden de bazı milliyetçi kesimlerin sonradan bu tarikata mensup olmalarıdır. Muhammed Raşid, ise seçim zamanı geldiğinde parti ayrımı yapmaz kendini dinleyen insanları serbest bırakırdı. (Bayramoğlu, 2001: 238)

Erol, çeşitli suikastlar ve tutuklamalar yaşamıştır. Birincisi, Menzil Camii’nin altına bomba konulmuş buna rağmen o yara almadan kurtulmuştur. İkincisi ise 1990 yılında Ramazan Bayramında bayramlaşırken mürit kılığına giren bir genç tarafından şırıngayla zehirlenmek istenmiş ama o “gönüllerin mühendisi” olduğu için affedici olmuştur. Oysa mürit kılıklı kişi şu hakikatten habersizdi: “Âlimlerin eti zehirlidir”.

Tutuklanmaya gelince 1926, 1937 ve 1960 yıllarından sonra daha önce yapılanların devamı mahiyetinde 1980 yılında da darbe yapılmış ve Muhammed Raşid gözaltına alınmak istenmiştir. Bunun için askerler köyün etrafını sardıkları zaman onun için ağlayanlar olduğu gibi selameti için dua edenler de olmuştur. Bunun sonucunda 18 Temmuz 1983 tarihinde Gökçeada’ya sürgüne gönderilmiştir. Ada, Rumların çoğunlukta yaşadığı, Çanakkale’de bir ada, etrafında onlarca Rum köyü, dört kilise ve iki camii vardı. Geçmişe duyulan kirli özlemin rövanşını alırcasına kendisine tahsis edilen ev içki satılan ve hemen yanında meyhanesi olan müstakil bir evin üst katı olmuştur. Her gün ve her gece sarhoş naralarının eksik olmadığı ve etrafının askerlerle çevrildiği bir yer. Üç ay boyunca hiçbir ziyaretçiye izin verilmemiş ve onun buradaki sürgün hayatı 15 ay devam etmiştir.

Bu tutuklamanın özeti şudur: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bulunan şeyhlerin dini arenada sahip oldukları otorite hiçbir zaman merkezi dinsel otoriteler tarafından açıkça desteklenmemiştir. Bu durum hiçbir zaman modern zamanın gerçekliği ile bağdaşmamıştır. Sonuçta gerek tarikat içinde ve gerekse de soy bağlamında köklü değişiklikler ortaya çıkmış şeyhlerin hem Kürt ve hem de Şafii olmaları merkezi hükümet için başlı başına bir handikap olmuştur. Ayni handikapı Muhammed Raşid’in de yaşaması bu yüzdendir.
Merkezi idarenin ve ona bağlı resmi ulemanın şeyhe güvenmemesinin en büyük nedeni şeyhin her zaman politik rol oynamaya hevesli olmasıdır. Oysa Muhammed Raşid hiçbir zaman politik rol sergilememiştir.
 
6.Sonuç

Muhammed Raşid’in büyüklüğü suya atılan her taşın meydana getirdiği yankı kadardır. Bedenini, adanmışlara adamıştır. Menzil Çeşmesi’nden içilen her su etrafına şifa vermiştir. Ama meyhane sahipleri müdavimlerini engellediği için bu şifa dağıtıcısına dava açmışlardır.

Muhammed Raşit, birbirine tutuşan acıları hoyratça tüketmemiş, bir beyefendi gibi gelmiş, yaşamış ve gitmiştir. Hem de yaşadığı toplumdan alacaklı olarak. Ölmeden önce öldüğü için de kimse ruhunun bedeninden çıktığına inanamamıştır.

Hiçbir zaman reklam peşinde koşmamış, dini araç olarak kullanmadığı gibi siyaseti de kendisi, aile efradı ve tarikatı için ikbal aracı olarak kullanmamıştır. 1968 yılında halifelik icazetini almasına rağmen irşad vazifesi babasının ölüm tarihi olan 1 Haziran 1972 tarihinde başlamış ve 22 Ekim 1993 tarihine kadar aralıksız devam etmiştir. (Kınacı, 2013: 15) Gönüllerde hoş bir sada bırakmış ve hem de hiç unutulmamacasına.  

Allah’ın dostları ölmez sadece mekân değiştirirler. Onların diri olması iki şekilde olur. Birincisi, ruhaniyetlerinin her zaman hazır olması ikincisi ise geride bırakmış oldukları halifelerinin ve sofilerinin sohbetlerinde teveccühlerinde yaşamalarıydı. (Aykaç, 2014: 48) Bu bağlamda Menzil’in hala en büyük uğrak yeri olmasının sebebi yaşayanların ölenleri özlemeleri ve ölenlerin de onların önlerinde dimdik duran mezarlarıdır. Aksi takdirde kulaklarımızın ötelerden gelen seslere kapalı oluşunu nasıl idrak edebileceğiz ki.

İnsanın önündeki en büyük engel yine insanın kendisidir. Muhammed Raşid bir ermiş olarak bunu başarmış hem de suya yürüyerek.

Ermiş, rahatsız edici bir bilgelik taslayan kişi olarak görülmektedir. Ermiş gerçekten erdemlidir. Çünkü o bir ermiştir. Fakat o erdemli olduğu için ermiş değildir. Hiçbir erdemlilik tek başına ermişlik için yeterli değildir. Çünkü ermişlik farklı bir düzeye ve hatta irfana dayandığı için iyi ile kötü zıtlığının aşıldığı bir düzeye aittir. Dünya ermişlerin sırtında varlığını sürdürmektedir. İnsanlar onların farkında olsa da olmasa da dünyayı Allah’a bağlayanlar onlardır. İnsanlığa gerçekten iyiliği dokunan ne bilim adamıdır ve ne de iş adamıdır. Gerçek iyiliksever ermiştir. (Nortbourne, 1995: 81) Öyle ermişler vardır ki hem doğu da ve hem de batı da aynı anda görünebilirler.
Bu ermişin sahip olduğu tevazu toprağın ruhundadır. Tövbelerin bile tövbeye muhtaç olduğu bir zamanda yerlere serdiği bedeni üzerinde binlerce gül yetiştirmiştir. Bir marangoz ustası edasıyla işlediği kütüklerden kapasitelerine göre kayıktan tutun büyük gemilere kadar çeşitli deniz araçları imal etmiştir. Zaman kavramında gecikmenin olduğuna inanmadığı için de bunları hakkın ve hakikatin temsilciliğini yapsınlar diye “umman”lara bırakmıştır. Onun “gönüllerin mühendisi” oluşu bu nedenledir.

Kaynak: www.risaleakademi.org


Bu yazı 308 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit




Tasavvuf-Nakşibendilik

Tasavvufta Şatahat İbarelerinin Anlaşılması

Tasavvufta Şatahat İbarelerinin Anlaşılması Tasavvufi bazı kavram ve konuların farklı anlaşılmaları üzerine..

Fetö ve Cemaatler Meselesine Dair

Fetö ve Cemaatler Meselesine Dair Güzel ve geniş bir şekilde ele alınmış bilgilendirici bir yazı..

SEMERKAND KÖŞESİ

Söz ve Resim
Sofi üç gün zikir çekmezse kalbi hasta olur. Beş- on gün bir- iki – üç ay dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur ve ölür. Zikir kalbin hakkıdır.

GAVS-I SANİ HZ.

BEŞİR DERNEĞİ

SÖZLÜK

(c) Web sitemizin Semerkand Şirketler Grubu gibi bir kuruluş ile resmi bir bağı kesinlikle yoktur, tamamen kişisel çabalarla kurulmuş bir web sitesidir. Ancak istifade edilmesi için yazı ve linklerini kaynak belirterek yayınlayıp, destek verdiğimizde olabilir. Ayrıca diğer kaynaklardan, ehli sünnet çizgisinde gördüğümüz çalışmaları kaynak göstererek sitemizde yayınlamaktayız. Niyetimiz, sayısız faydasını gördüğümüz, Kuran ve Sünnet esaslı bu yüce Nakşibendi yolunu insanların tanıması ve istifade etmesine vesile olabilmektir. Sitemizden emeğe saygı çerçevesinde kaynak göstererek her türlü alıntı yapılabilinir. www.NaksibendiTarikati.com
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Alt Yapı: MyDesign - Dizayn ve Hosting: Ri-Mer Bilişim